MUALLA YAMANOĞLU (İSPİRLİ) HANIMEFENDİ

İDEALİST EĞİTİMCİ SIDIKA AVAR’IN MESAİ ARKADAŞI

MUALLA YAMANOĞLU (İSPİRLİ) HANIMEFENDİ

 

Hasan AKAR

 

 

FOTO ALTI: FOTO 1: Hacı Mustafa İspirli ve Eşi Nuriye hanım.
FOTO 2- Sıdıka Avar (sağ baştan üçüncü) öğretmenlerle birlikte. (1952)
FOTO 3- Ayaktakilerden, sol baştan ikinci Sıdıka Avar, oturanlardan sol baştan birinci Mualla Yamanoğlu.
FOTO 4- Mualla Yamanoğlu bir grup öğrenci ve yemekhane çalışanları ile birlikte. (1951)
 

Tokat Kız Enstitüsü kurucu Müdiresi, idealist eğitimci Sıdıka AVAR’la ilgili geçen hafta yazımız yayınlanınca Tokat ve ilçelerinden çok sayıda büyüğümden, eğitimci dostumdan teşekkür telefonu aldım. Öğretmenevi’nde pek çok emekli öğretmenimiz bizi, anlamlı sözleriyle bu konuda onurlandırdılar. Elbette bu değerli insanların motiveleri bizi bu tür araştırmalarda yüreklendirecektir. Dolayısıyla naçizane biz de bu sütunlardan memleketimizin bu güzel insanlarına saygılarımızı sunuyoruz.

Bunlardan biri de şehrimizin sevilen simalarından, 1962 yılında Tokat’a hizmet için Ankara’daki yükselişini, istikbalini bırakıp Tokat’a koşan, Veteriner Burhan YAMANOĞLU ve kıymetli eşleri Tokat Kız Enstitüsü eski müdirelerinden Mualla YAMANOĞLU Hanımefendi oldu. Her iki büyüğümüzü çocukluğumuzdan beri tanıyoruz. Özellikle Burhan Ağabey’in gençlik dönemimizdeki düşüncelerimize etkisini,  bizleri, o günlerde cereyan eden siyasi sıkıntılardan uzak tutmak için gösterdiği çabaları inkâr edilemez.

Burhan Ağabey, ”Sıdıka AVAR’ı biz ailecek tanıyoruz, eşimin onunla ilgili hatıraları var.“ deyince görüşme rica ettim. Sağ olsunlar onlar da bu teklifimizi kabul edince 14 Kasım 2010 Pazar günü Anadolu misafirperverliği içinde evlerinde uzunca bir mülakat gerçekleştirdik.

1962 yılında atandığı Tokat Kız Enstitüsü’nde 3 yıl öğretmenlik daha sonraki yıllarda müdür yardımcılığı ve 1975-1983 yılları arasında müdürlük yapan Mualla YAMANOĞLU, 1930 yılında Tokat’ta doğmuş. Babası Tokat eşrafından nakliyat, otomobil, benzin işleriyle uğraşan bir tüccar olan Hacı Mustafa İSPİRLİ (1900-1967), annesi Nuriye Hanım’dır. İlkokulu Tokat Cumhuriyet İlkokulu’nda tamamlamış. Ortaokulu bugünkü Gazi Osman Paşa Lisesi’nin binasında öğrenim gören Tokat Ortaokulu’nda okumuş. Burayı bitirince iki yıl Kız Enstitüsü’nün Setenciler içinde açılan eski binasındaki özel bölümüne devam etmiş. Buradaki arkadaşlarından Suzan ÖLÇÜEL, Neriman ALTUNEL (Tokat Senatörü Rahmetli Ali ALTUNTAŞ’ın eşi), Sevim TÜKE (Tütün Eksperinin kızı), Mesrure YILDIZ (Avukat rahmetli Muzaffer YILDIZ’ın kardeşi), Emel KINAY’ı (Tokat Valisi Naci Kınay’ın kızı) iyi hatırlıyor.

O, Sıdıka AVAR’ı ise on iki yaşında tanımış. Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı, İstatistik Şube Müdürlerinden, Tokatlı bürokrat Nuri TOPÇUOĞLU (1897-1952- IX Dönem DP Tokat Milletvekilliği yaptı) Tokat’a Hacı Mustafa İSPİRLİ‘ye (Mualla Hanımın babası) telefon açarak: ”Tokat’a yeni Kız Enstitüsü’nü açmak için bir bayan öğretmen gönderiyoruz. Size zahmet onu karşılayın ve ilgilenin” deyince, babası eşini de alarak özel taksisiyle Turhal’da onu karşılayıp Ali Paşa Hamamı karşısındaki eski evlerine getirmiş. ( Sıdıka AVAR’ın Dağ Çiçeklerim adlı eserinde geçen, Turhal’da kendisini karşıladığını belirttiği Hacı İSPİR bu şahsiyettir. Mualla Hanım neden babamın ismini tam olarak yazmamış diye üzüntüsünü dile getiriyor.) Burada sözü Mualla Abla’ya veriyoruz:

“Sıdıka AVAR Hoca, bizde üç dört gün kadar kaldı. Kendisini çok iyi yetiştirmiş, Türkçe’yi mükemmel konuşan, zayıf, esmer bir İstanbul Hanımefendisi idi. Tokat’ta kaldığı süre içinde eğitim açısından benim yetişmeme de yardımcı oldu. Okul yeni açılacağı için bakanlık, branş öğretmenlerinden de dört beş bayanı göndermişti.

Babamla birlikte o yıllarda sözü geçen, Tokat eşrafından Fahri LATİFOĞLU gibi tanınmış isimler bu okulun onarımına, odun, kömür ve eşyaların teminine yardımcı oldular. Tokat Valisi İzzetin ÇAĞPAR Bey ve eşi ise onu yalnız bırakmadılar. Öğretmenler ilk zamanlar evlerde ağırlandılar daha sonra Sıdıka Hanım‘la birlikte okulda yatılı kaldılar.

Tabi o yıllarda kız öğrenciler fazla okula gönderilmiyordu. Sıdıka Hanım bir yandan okulun onarımıyla uğraşırken diğer yandan ev ev gezerek öğrenci topladı. Şehrin ileri gelenleri de kızlarını bu okula gönderince halkın yaklaşımı değişti. Bu yüzden kız öğrenci sayısı zamanla daha da arttı.

Hatta okulun Akşam Sanat Okulu Bölümüne de hanımlar öğrenci olarak katıldılar. Nefise Ablam da bu bölüme kaydoldu. Yılsonuna doğru hanımların ve öğrencilerin el emeği göz nuru çalışmalarının değerlendirildiği oldukça görkemli bir sergi açıldı.”

Mualla YAMANOĞLU, Tokat’taki öğreniminden sonra 1947 yılında Ankara Kız Teknik Öğretmen Okulu’na kaydolur. Burayı parasız yatılı kazanmıştır ama babası maddi durumu iyi olduğu için buna rıza göstermez, onun yerine ihtiyaçlı bir öğrenci bu kontenjandan yararlanır. Ancak bu durum onun geç atanmasına sebep olur.

Bakar ki tayin bir türlü çıkmıyor, Milli Eğitim Bakanlığı’nın yolunu tutar. ”Velisi Ankara’daki bürokratlardan Nuri TOPÇUOĞLU’dur. O: “Kızım baban senin her yere gitmene izin vermez.” dese de ”Ben çalışmak istiyorum” der. İlgililer, “Elazığ Kız Enstitüsü Resim Öğretmeni vefat etti. Seni istersen onun yerine verelim.” Deyince sevinçten uçarak “Okulun müdürü kim?” diye sorar: ”Sıdıka AVAR” denilince de ne yapacağını şaşırır hemen babasına telefon açar. O da “Mademki okulun müdürü Sıdıka Hanım, sana sahip çıkar. Öyleyse gidebilirsin kızım” diye izin verir.

Onu, Elazığ’a, ağabeyi Ahmet İSPİRLİ (1921-1984-daha sonra CHP 11.Dönem Tokat Milletvekilliği yapacaktır.) 1950 yılının bir Eylül gecesi Sivas’tan trenle götürür. Okulun Müdiresi Sıdıka AVAR beş aydır davet edildiği Amerika ihtisas gezisi için izinlidir. Onları Müdür Yardımcısı karşılar. Ahmet İSPİRLİ: ”Kız kardeşim artık size emanet“ diyerek çiçeği burnunda öğretmeni Elazığ’a bırakıp döner. Mualla Abla, o yılları şöyle özetliyor:

“Gittiğim akşam baktım ki çocuklar hep doğulu. Başları eşarplı, ayaklarında takunyalar koridorlarda gezen, kıyafetleri düzensiz bir grup görünce bu yavruların durumunu sordum:

Bunlar köy ve kasabalardan henüz yeni toplananlar, kamyonla getirildiler. Diye cevap verdiler. Diğer tarafta bir kısmının elinde darbuka oyun oynuyorlar, halay çekiyorlar. Beni de oyunlarına davet ettiler önce çekindim daha yeniyim ama madem benim hayatım onlarla olacaktı şaşkınlığı üzerimden atarak halayın halkasına katıldım. İki yıl kadar Elazığ Kız Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptım.

Sıdıka AVAR, Amerika’dan döneceği akşam sabaha kadar hiçbir öğrenci uyumadı. Okul bir güzel temizlendi, onu mutlu edecek bir karşılama yapıldı. Gelir gelmez eğilerek okulun dış kapısının eşiğini öptü ve ağlayarak:

Kar mı yağmış şu Harput’un başına

Kurban olam toprağına taşına… Mısralarını haykırdı.

Kendisini karşılayanlar arasında beni görünce yanıma gelerek:

-İyi ki geldin İSPİRLİ. Dedi. Bu tavrına önce doğrusu biraz alındım. Belki Tokat’tan dolayı biraz ilgi gösterir diye bekliyordum ama onun doğru yaptığına inandım.

Sıdıka AVAR, kendi çocukları gibi köylerden topladığı öğrencileri, müstahdemlerle birlikte okulun büyük banyosunda yıkar, saçlarını tarardı. İlk geldiklerinde bazılarının başını, bit sıkıntısı olmasın diye, erkek tıraşı yaptırırdı. Kimi veliler bu duruma kızsalar da o pek aldırmazdı. Zira o yıllarda, ülkede bit yüzünden pek çok salgın hastalık ortaya çıkıyordu.

Onun yaptığı önemli işlerden biri de değişik zamanlarda şehrin yöneticilerini, aşiret reislerini okula davet eder, çocuklardaki gelişmeleri gözlemlettirir, okulun tanıtımını yaparak kızların enstitüye gönderilmesi konusunda yardımcı olmalarını isterdi.

Bizler de onunla bahar aylarında Elazığ, Bingöl ve Malatya’nın köylerine geziler düzenleyerek okulun tanıtımı, öğrenci kazandırılması hususunda yoğun çaba sarf ettik.

Bir gün öğretmenler gereksiz yere okulda sıkıntı çıkardı. Hepimizi topladı, problemleri beraber çözeceğiz dedikten sonra bana bakarak:

Altın yere düşmekle tunç olmaz.

Dedi.

Okulda belli günler olurdu: Yılbaşı, Yerli Malı Haftası… gibi. Bu günlerde herkes birbirine hediye verirdi. Bir akşam gizlice okulun yemekhanesini bugünkü kafeteryalar gibi süslediler. Pastalar, börekler yapılıp satılarak okula bağış yoluyla gelir kazandırılacaktı. Ben de elime bir kağıt kalem alarak orayı düzenleyen kız öğrencilerin karikatürlerini çizip sabah erkenden kapıların üzerine yapıştırıp sürpriz yaptım. Sabahleyin salonun kapısında kendi karikatürlerini gören çocuklar hayret ederek, birbirine bakarak gülüştüler. Bu Sıdıka AVAR’ın da çok hoşuna gitti. Beni öperek teşekkür etti.

Elazığ’da çalışırken 1952 yılında Sıdıka Hanıma Kız Öğretmen Okulu’nun kuruluşunda müdür vekilliğini de verdiler. Okul, bugün Öğretmenevi olarak kullanılan, o zaman Halkevi olan binada öğretime başladı. O, yıllarda nedense Elazığ Valisi ile aralarında bir sıkıntı başlamıştı. Kız Enstitüsü’nü bana emanet etti. Tabii tedirgin oldum ister istemez, fazla idari deneyimim yok. Sıdıka Hanım kendi okulunda nöbette, ben enstitüde bir yorgunluk içerisindeyiz. Günün birinde baktım ki bir akşam ben nöbette iken, o mücadeleci, kolay kolay pes etmeyen yiğit kadın okula gelmiş, koridorda ağlıyor. Yanıma yaklaştı, titreyerek elimi tuttu:

-Sen kızım olsaydın keşke, dedi. Birbirimize sarıldık beraber ağlaştık.

Elazığ’da iki yıl kaldım. Sanki rejim yapıyormuş gibi 46 kiloya düşmüştüm. Aslında alışmıştım oradan ayrılmak istemiyordum. Sıdıka AVAR gibi Doğu’ya hizmet etmeyi kafama koymuştum ama babam ısrarla Tokat’a dönmemi istiyordu. Çaresiz kaldım, kıramadım babamı ve tayinimi Tokat Kız Enstitüsü’ne yaptırdı.

Geleceğim akşam okulda hüzün vardı. Adıma mükemmel bir veda partisi düzenlenmişti. Şehrin eşrafının hanımları da davet edilmişti. Fazla konuşamadım zira bu okulu, o bize muhtaç her biri memleketimin bin bir çeşit rayihası, dağ çiçeklerini çok sevmiştim. O yavruların, Kibarların, Eminelerin, Eliflerin, Elmasların, Sultanların, Fincanların gözlerindeki ”Hocam bizi bırakıp nereye gidiyorsun“ bakışları inanır mısınız yüreğimden hâlâ silinmedi.

Sıdıka Avar da benim bu halimi görünce duygusallaşarak fazla konuşamadı:

-Ah İSPİRLİ ah! Diye içini dışına vurdu. Sonra salondakilerle tek tek kucaklaşıp ağlayarak vedalaştık.

O, gerçek bir Türk milliyetçisi, Atatürkçü, idealist bir öğretmendi. Kolay kolay yorulmayan, mücadeleci, prensiplerinden ödün vermeyen bir Türk kadını idi. İstiklal Savaşında ve öncesinde cephede düşmanla dişe diş savaşan kadınlarımız ne ise Doğuda da cehaletle savaşan, eğitim dünyamızda da o, öylesine sevilen, sayılan bir kahramandı. At sırtında, sık sık yolda kalan kırık dökük kamyonlarla dolaşmadığı köy kalmamıştı. Bazen gezi dönüşü çok perişan bir vaziyette kamyondan inerken gördüğümüzde onu tozdan bir heykele benzetirdik. İşte ben de eğitim hayatımda hep onu örnek almaya çalıştım ama ne kadar başarabildik bilmem zira coğrafi bölgemiz onun çalıştığı yerlere göre çok farklı oldu.”

1957 yılında dilekçesi üzerine Milli Eğitim Bakanlığı 4489 Sayılı Kanun esaslarında Mualla YAMANOĞLU’nu ihtisas ve görgüsünü artırmak üzere Fransa’ya göndermiş. Burada öğretmen yetiştiren muadili okulların ders programlarını incelemiş, resim derslerine girmiş, Fransızca kurslara devam ederek bu derse girme hakkını elde etmiş, bir yıl yurt dışında kalarak Tokat’a dönüşünde hazırladığı raporu Bakanlığa sunmuş, Başarıları üzerine 1960 İhtilali’nden sonra Ankara Olgunlaşma Enstitü’süne tayini çıkmış. Bu arada Tokat’ta iken tanıştığı Ankara Üniversitesi’nde ihtisas yapan Burhan YAMANOĞLU ile burada görüşerek nişanlanmış, nişanlısını tanıştırmak için Bakanlığa Sıdıka AVAR’a götürmüş. Mualla Hanım, tanışma ve sohbetten sonra:

-Nasıl buldun hocam onu? Sorusuna:

-Yakışıklı bir delikanlı ama sporcu. Nasıl anlaşırsınız bilmem. Demiş.

İki yıl sonra 1962’de düğünleri olmuş ve aynı yıl Burhan YAMANOĞLU ile birlikte Tokat’a dönmüşler. Bu evliklerinden iki oğulları bir de kızları olmuş.

1982 yılında Tokat’ta yılın öğretmeni seçilmiş, 1983 yılında da çok sevdiği mesleğinden 32 yıllık başarılı bir eğitimci olarak emekli olmuş.

Mualla YAMANOĞLU bir vefa örneği göstererek yıllar sonra İstanbul’da yaşayan yeğenleri sayesinde Sıdıka AVAR’ın tek evladı, kızı Bahu ile görüşmüş, bir buket çiçekle elini öpmüş. Evinin bütün duvarlarını annesinin resimleriyle süsleyen Bahu Hanım’la Sıdıka AVAR’ın hatıralarının içinde saatlerce kaybolmuşlar. Kızının anlattığına göre annesi, son günlerinde bir çocuk gibi küçülmüş.

Kızına:

-Evladım, ben seni çok yordum, gideyim artık. Demiş. Bu konuşmadan birkaç gün sonra da vefat etmiş.

Bütün Türkiye’de olduğu gibi şehrimizde de sayısız öğrenci yetiştiren Sıdıka AVAR’ı bir kez daha rahmetle anıyor, emekli eğitimci Mualla YAMANOĞLU Hanımefendinin şahsında, hayattaki tüm mesai arkadaşlarına ve şu an ülkemizin her biri bir yerinde açan dağ çiçeklerine sıhhatler diliyoruz.