TOKAT GAZETESİ

ÖZGÜVEN OKULU 3. BÖLÜM: HEMEN HAREKETE GEÇMEK

ÖZGÜVEN OKULU 3. BÖLÜM: HEMEN HAREKETE GEÇMEK

Odamda çalışırken  saatime baktım. Biraz gecikmişti İbrahim. Ben ise işlerimi tamamlamış her zamanki gibi  kitap okuyordum. İbrahim geleceği saati 1 saat geciktirdiği halde daha gelmemişti.

Zamanında randevusuna gelmeyen ve  neden gelmediğini  de randevu saatinden önce  söylemeyen insandan  hoşlanmazdım. İnsan genç iken tutarlı olamazsa   ilerleyen zamanlarda tutarlı olması çok zordu.

İbrahim   geleceği zati 1 buçuk saat geciktirince geldiği zaman  onunla  biraz şakalaşmaya karar verdim.

İbrahim mahcup bir şekilde  sözleştiğimiz  zamandan  bir buçuk saat sonra geldi.  Özür diledi. Gelirken bir arkadaşına rastladığını  O’nun ısrarı ile yemeğe gittiklerini söyledi. Ben de  “Seni döveceğim, insan randevusuna geç kalmaz” dedim.

İbrahim  alınganlık göstermemişti .O’na şaka yaptığımı hemen anladı. O da aynı şaka ile bana “ Ne olur dövme abi. Sana ada dövmek yakışmaz. Ben hata ettim, sen etme” dedi.

Şakayı anlayınca bastık kahkahayı. Başkası olsa “bu  adam bizimle bayağı dalga geçiyor” diyerek  bizden hemen uzaklaşırdı belki de.  Çünkü çok  genç  öyle yapmıştı geçmişte .

Konuya hemen girmek istemeden önce İbrahim’e  daha önceki gelişte  verdiğim “Engelleri Aşanlar”  kitabını okuyup okumadığını sordum. Okuduğunu engelleri aşan  engellilerin hayatına hayran kaldığını söyledi. Engelleri nasıl aşmışlar dediğim zaman  “Kitap okumakla” dedi.  Ben “Başka” dediğim zaman, “Gelişmenin  önemini anlayınca hemen harekete geçmişler” dedi. Biraz düşündü. “Bolca kitap okumuşlar tabii”.

İstediğim cevabı almıştım. “İbrahim bugün konumuz  ne? Biraz  önce verdiğin   cevapta gizli” dedim. İbrahim de gülümseyerek “ Özgüven elde etmenin  3.  Basamağı   “hemen harekete geçmek galiba” dedi. Bende başımla onayladım.

Hemen çay   ocağına inerek iki çay getirdim. İbrahim “sen zahmet etme ben getireyim” dediyse de ben kabul etmedim. Yaşı ne olursa olsun misafire   ikram ev sahibinin işiydi.

Çaylarımız  keklik kanı gibiydi. Sıcak  taze ve   insanın içini ısıtan çay. Birde  İbrahim’le benim samimi tavrımız olunca  karşılıklı abi kardeş o zaman  daha güzel oluyordu çay keyfi. Buna sıcak samimi özgüven artıran ve   insanlara nasıl güveneceğimizi anlatan sohbet de karışınca   insanın keyfi yerine geliyordu.

İbrahim  bir şeyler öğrenmenin, ben ise bir şeyler öğretmenin, kütüphanemizdeki odamızda  bu bilgi ve sevgi akışına şahitlik etmenin sevincini yaşıyordu. Bunu odam  dile getirmese de ben anlayabiliyordum.  Hissediyordum.

“İbrahim Kardeş, çayları koyduk önümüze, esprilerimizi de yaptık,  mesaimizin bitmesine de 1 saat var. Bu bir saatimizi   güzel değerlendirerek harekete geçmenin önemini konuşalım da    bugün konuşacağımız  konuyu ertelemeyelim. Vakit nakittir” dedim.

İbrahim her zamanki masum gülümsemesi ile sadece başı ile onaylıyor, boş konuşmamaya gayret ediyordu. Bende konuyu anlatacaktım.

“İbrahim el alem ne der” i bir kenara bırakıyoruz. Gelişeceğimize inanıyoruz ama hep  gelişimi erteliyoruz. Mesela  sen   bugün yanıma gelirken  arkadaşına rastladın. Benim yanıma gelemeyebilir ve  “ Boş ver o adamla geçecek zamanı , arkadaşımla geçireyim” de diyebilirdin.  Ben de bu sürede   kitabımı okut, yeni şeyler öğrenirdim. Ama sen arkadaşına rastlayınca, O’nu da kırmak istemeyerek hem  O’nu memnun ederek, hem de  buraya gelerek   hem  güzel arkadaşlık yapmanın hem de  bir şeyler öğrenmenin sevincini yaşıyorsun değil mi?”

İbrahim başı ile onayladı. Ben konuşmaya devam ettim.

“İbrahim hayat tecrübem bana gösterdi ki, bir güzel şey yapmaya karar verdiğimiz zaman hemen  yapmak için harekete geçmemiz lazım.” Dedim. 

İbrahim sadece bana bakıyor” Sen devam et abi ben can kulağıyla dinliyorum” diyerek bana bakıyordu. Ben de bundan ilham alarak konuşmama devam ettim.

“Ertelenmiş bir şey  büyük oranda yapılmayacaktır İbrahim.” Dedim.

Hep susan  İbrahim  hayret etmiş gibi bana baktı. Sonra dayanamadı:

“Nereden   biliyorsunuz abi?” dedi.

Ben  İbrahim’in bu tatlı sert  çıkışı ve sorusuna  gülümsedim.

“İbrahim biliyorsun benim  yayınlanmış kitaplarım var. Bu ilin yerel gazetelerinde  gönüllü olarak 35 yıl  yazı yazdım. Şiirler yayınladım.  Bu ilin Üniversitesi  başta olmak üzere beni tanıyan her insan ve öğrenci, öğretmen, öğretim üyesi.. Aklına  kim gelirse artık.  Bana hep  seni konuşmaya davet edelim, kitaplarınıza imza günü yapalım diyorlar ama bunların  sadece yüzde 10’u bile gerçekleşmiyor. Ama  beni konuşmaya davet eden ve bunda samimi olan herkes hemen harekete geçse belki de ben  konuşmalarımla gençleri daha etkileyeceğim ve senin gibi  bir çok genç bizden faydalanacaklar. Ama daveti durmadan erteleyince  gençlerde bizden faydalanamıyorlar Sen de  tanıştığımız zaman  kendine ve  bana inanmasaydın. İnandığın  halde  harekete geçmesen ben bu konuşmalar başlamayacaktım. Sadece yazılarımda   ve kitaplarımla uğraşacaktım. Demek ki   özgüven sahibi insan hemen harekete   geçer.”

Biraz sustum. Çayımdan bir yudum aldım. İbrahim de çaylarından bir yudum aldı. Bir iki dakika kadar sustuk. İkimizde konuştuğum konuyu   düşündük. Konuştuğumuz konu önemliydi. İnanan insan samimiyse hemen harekete geçer,  yeni buluşmaları, tanışmaları asla ertelemezdi.

Biraz düşündükten sonra :

“İbrahim  Hadiste bile  güzel şeyler için acele etmemizi emreder Hz. Muhammed . Yani insan  tanışınca bizi davet edecekse, samimiyse harekete geçer mesela”

İbrahim biraz düşündü:

“Abi siz büyük salonda mı konuşuyorsunuz?  Gittiğiniz yerde?”

Bu soru hoşuma gitmişti. Kahkahayı bastım.

“İbrahim  biz salonun büyüklüğüne değil, bizi dinleyen   insanların yüreklerinin büyüklüğüne bakarız. Rahmetli  Yaşar kemal  der ki “ İnsan evrende   vücudunun büyüklüğü ile değil,  yüreğinin büyüklüğü kadar yer kaplar” Bak burada  da  konferans veriyorum. Ama sadece sen dinliyorsun. Bir Hocanız dese ki  “gel bugün falan saat dersime konuk ol” ben hemen harekete geçerek giderim. Hoca davet etmezse ben de  gidemem tabii ki “

İbrahim bir anda aklına bir şey gelmiş i  gibi bana baktı

“Tamam abi hemen harekete geçeceğim ve en sevdiğim Hocamıza seni anlatacağım. Hoca davet ederse   saati ve günü size telefonla haber ederim” dedi.

Ben “İnşallah” dedim ama pek de inanmadım. Çünkü öğrenciler değil  Öğretim üyesi olan çocukluk arkadaşım bile  cesaret ederek beni dersine davet etmemişti.

Konuyu  daha o anda  unutarak  konuşmaya davam  ediyordum. Olmayacak şeyler üzerine düşünmek  boşa düşünmek  oluyordu.

“İbrahim, bir insan yeni bir insanla tanıştığı zaman, senin benimle tanışman gibi, O insanı başkalarına sormadan yavaş yavaş o insanla iş yerinde  veya  başka yerlerde görünce O’nun yanına gelmesini beklemeden harekete geçerek O insanın yanına giderek Konuşmaya, iletişim kurmaya bakar. Eğer O insanın ilerleyen zamanda davranışlarında  tutarsızlık görürse uyarır, gene devam ederse   uzaklaşmaya bakar. Bizlerde ise insanlar  bir insanla tanışınca  hemen O insanı iyi tanıdıklarını zannettikleri insana sorarlar. O da seni yanlış tanıyorsa  artık O insanın çevresi de seni yanlış tanıyacak demektir”

Biraz  durdum. Her zaman böyle oluyordu ilk tanışmalarda . Bu bana   ters geliyordu. İnsan beni tanımak için başkasına neden sorardı ki, kendi görüşü yok muydu yani?

“İbrahim, ben bir insanla tanışırsam ki çok zaman lise ve Üniversitelilerle tanışırım. Onlarla samimi sohbet ederim .Nedense beni başkalarına  sorduklarını    tahmin ederim . Genelde beni sevmeyen, beni kabullenemeyen ya da kıskanan insanlardır. Onlarda beni yanlış tanıdıkları için    beni tanımak  isteyen de akıl hocasının görüşüne göre beni yanlış tanır. Aradan   bir süre geçer,  beni tanımaya  başlar insan yavaş yavaş . Daha önce bize selam vermeyen insanlar selam vermek  için bizlere bakar. Ben ise o insandan soğumuş veya unutmuşumdur o insanı.  Artık kolay kolay da ısınamam . Ama senin gibi  hemen harekete geçen ve  tanışınca başkalarına sormadan beni tanıyan insanlar ile dostluk devam eder.”    

Harekete geçmenin önemini anlatırken   o kadar  anlaşılır anlatmalıydım ki, İbrahim bu konuyu   anlamalı ve  çevresine de önemini anlatmalıydı.

“İbrahim kardeşim,”

İbrahim bir soru soracak gibi bana baktı. Anlayınca soru sormasına fırsat vermek için sustum.

“Abi , bana her  konuşmanızda neden adımla hitap ediyorsunuz?”

Ben bu güzel samimi  soru karşısında  güldüm .Muzipçe sordum.

“Rahatsız mı etti sizi isminizle   hitap etmem.

“Hayır, bilakis çok mutlu ediyor. Ama sizin dışınızda kimse bana   ismimle hitap etmiyor da  şaşırdım. Bunun özel bir sebebi mi var diye?”

“Tabii ki var İbrahim. İnsanlar kendilerine isimleri ile hitap edilmesinden  hoşlanırlar ve isimleri ile hitap edilen konuşmayı daha dikkatli ve önemseyerek  dinlerler. Bu da konunun  daha iyi anlaşılmasına ve az zamanda  çok şeyin  anlatılmasına  sebep olur. Ben sana   isminle hitap ederken dikkat ediyorum beni daha dikkatli dinliyor ve konuyu çabuk anlıyorsun.”

İbrahim bana hayretle bakarken , itiraflarda bulunmayı da ihmal etmiyordu.

“Abi hayatta bana  o kadar  faydalı olacak şeyler anlatıyorsunuz  ki, tarih okuyan bir öğrenci olarak  sizi  bazı hocalarımızdan da  daha dikkatli dinliyorum.  Siz sadece  bana faydalı olacak şeyler değil, aynı zamanda benim de özümseyerek hayatıma uyguladığım zaman   çevremdeki insanlarında faydalanacağı şeyler anlatıyorsunuz”

“Teşekkür ederim İbrahim, ben övgü istemiyorum ve beklemiyorum. Ne senden ne de başkasından . Ben  öğrencilerin bana geldiği zaman senin gibi saygılı  olmasını, devamlı gelmesini , tutarlı olmasını ve benim açığımı  bularak hemen beni  suçlayacak değil, anlamasını beklerim.  Beni adam gibi dinleyen kendisi faydalanır” dedim

Sonra elimle  kütüphanenin  önce sağımda sonra solumda kalan kitapları  180  derece daire çizerek gösterdikten sonra

“Bu kitaplar okunmayı bekliyorlar.  Benim yanıma  gelen konuşmamdan faydalanır. Gelmeyen olduğu zaman da ben bu kitaplardan hangisini seçip okuyacağımın şaşkınlığı içinde bir kitap seçerek , masamda duran  yarısı okunmuş kitabı göstererek,  okur , okur bilgi ile dolarım”

İbrahim hem beni dinliyor, hem de hareketlerimi dikkatle izliyor, kısık siyah gözlerinde  anlamanın  sevincini ile de belli ediyordu.

“İbrahim kardeş,  her gün bir çok yerde o kadar insanla tanışıyorum ki, çay evlerinde  sohbet ettiğim gençler, uzun otobüs yolculuklarında  yanıma oturduklarında tanışarak sohbet  ettiğimiz gençler, komşu çocukları, akrabaların çocukları, konferans vermeye gittiğimde   dinleyiciler,  gerçekten de  benden çok etkileniyorlar. Ama  özgüven noksanlığından dolayı gelemiyorlar. Şununla geliriz, bununla geliriz, arkadaşları toplar geliriz diyorlar ama çoğu gelmiyor. Çünkü arkadaşlarımızın  gelmesini beklersek   onları her zaman yanımızda bulamayız. Biz  konu önemliyse hemen harekete geçmek zorundayız. Arkadaşlarımız gelmezse   biz tek başımıza bize faydalı olacak konuşmaları dinlemeye,  sohbetlere   gidebilmeliyiz ki  bilgimiz artsın.”

Sustum. Çaylarımız bitmişti. Hemen kalktım. Çayları  doldurmaya çay ocağına inmeye   doğru hamle yaptım. İbrahim bana alışmış ve  itiraz etmemişti. Ben çayları  getirirken O’nun konu üzerine düşünerek   konuyu çok iyi anlamasını istiyordum. Bu yüzden çay ocağında biraz oyalanarak, arkadaşlarla konuşarak  10 dakika geçirdim.

Odaya döndüğümde  de İbrahim’in konuşmalarımızı  not aldığını, bazı yerlerin altını çizdiğini   görerek konuyu iyi anlamış olmasından memnun olduğumu  gösterdim yüz ifademle.

Çayları asmaya koyup da   ben de masama kurulunca hemen konuşmaya geçtim.

“Harekette bereket vardır,   Danışan Dağ aşmış, danışmayan düz ovada yolunu şaşırmış gibi ata sözlerimiz hareketli olmanın  öneminden bahseder. Yalnız bizim toplumumuzda  çok hızlı hareket eden insanlar  fazla sevilmezler. Ama başarılı insanlar hep hareketli, işi zamanında yapan,  bugünün işini yarına bırakmayan insanlardır. Lider dediğin hareketli olur. Hayata   baktığımız zaman bunu  görebilirsin. Lider  insanlar hızlı hareket eder” dedim.

Biraz düşündüm.

“Bu konunun önemine binaen  sana  “Recep Yazıcıoğlu’nun liderlik sırları” kitabını hediye edeceğim. Orada   hızlı hareket eden bir Valinin   devlet ve millet  işbirliği ile  az zamanda 1984-1989 yılları arasında Tokat’ta neler başardığını göreceksin. Bunlar  hep hızlı hareket etmek   inandığın yolda   kimsenin  ne dediğine bakmadan  harekete geçerek başarıyı yakalamanın    hikayesini, şiirlerle   halkın sevgisi ile okuyacaksın  diyerek , söz konusu kitabı çekmeceden çıkararak    önüne  koydum,

İbrahim kitaba sevinçle gözleri ışıldayarak baktı.

Saatime baktım. Mesaimiz bitmek üzereydi. Hemen Bilgisayara   bakarak o hafta o’na vereceğim mektubu  seçtim. Yazıcıya çıkararak İbrahim’e uzattım mektubu.

İbrahim mektubu alınca:

“Abi bu mektupları ne güzel yazmışsınız. Bu mektupları  eve gidince ben hemen  okuyorum ve ev arkadaşlarıma da okutuyorum. Hatta onlara da birer suret  vererek memlekette   kardeşlerine vermeleri için dosyalamalarını istiyorum. Ben de bir dosyada saklıyorum . 6 kardeş okuyoruz. Onların da   okumasını sağlayacağım. Bunları keşke kitap yapsanız da   onlarca sene bile insanlar faydalansa” dedi.

Yazdığım mektupların okunması ve insanlara faydalı olması  hoşuma gitmişti.

“İnşallah o günlerde gelecek İbrahim” diyerek    O’na dikkatle baktım.

“konu daha bitmedi. Hadi kalk   yemeğe çıkıyoruz. Hem yemek yiyecek, hem gözlem yapacak hem de konuşmaya  konu bitene kadar devam edeceğiz” dedim.

İbrahim beni anladığı ve   özgüven sahibi bir genç olarak  bahane uydurmadan    ses çıkarmadan ayağa kalktı benimle beraber.

Ama çok genç İbrahim gibi davranmaz, bahane üstüne bahane üretmeye bakarlardı.  Halbuki özgüven sahibi insan yemek yemek, çay içmek , gezmek   gibi davetleri kaçırmaz ve bunun    dostluğun  gelişmesi için bir fırsat olduğunu    bilirdi.

 

Bu mektup tam konumuzla alakalıydı. Konuyu kavrayan   ve hemen harekete geçen Keloğlan en sonunda kötülere karşı savaşı kazanıyordu. Biz de hemen harekete geçerek hayata karşı yarışı kazanır   ve özgüven sahibi olabilirdik.

 

KELOĞLAN’IN HİKAYESİ

Merhaba Sevgili oğlum,

Okumaya olan hevesin çok erken yaşta başladı. Okuma aşkın bak şöyle oldu. Sen Keloğlan masalları dinlemiştin. Keloğlanın maceraları senin daha 3 yaşında kafana yer etmiş. Bir gün işten gelince gazetemi okumaktayken yanıma gelerek  “ Baba bana  Keloğlan masalları okusana” dedin. Ben bu hevesin üzerine şaşırmış ve sana “ Bizim evde Keloğlan masalı yok ki” demiştim. Ama sen yılmamış ve okuma yazma bilmemene rağmen,  kitaplığımdan kocaman bir kitabı getirerek  “ Bak baba bu Keloğlan masalları değil mi ? “ demiştin. Bunun üzerine ben ve evdekiler hem şaşırmış hem de sevinmişlerdi.

Canım  oğlum,

Daha o yaşta  senin gönlünde Kahraman olarak Keloğlan yer etmişti. Nerede bir başı kel insan görsen onlar ile Keloğlan’ı özleştirmekteydin. Televizyonda seyrettiğin Keloğlan ile hayatta gördüğün kel olanların  bir masal ile gerçek hayatta  farklı şeyler olduğunu da zamanla sende anladın.

Canım oğlum,

O kitabı getirince bende kafadan  bir masal anlatmaya başladım. Şöyle masal “ Keloğlan padişahın kızına aşık olmuş. Peri kızı Cankız’ ı  babasından istemeye gitmiş. Padişah Keloğlan’a demiş ‘Git saçını berber Hasan’a  kestir gel, ben uzun saçlı oğlana kız vermem’ demiş.” Ben bunu okuyunca sen hemen itiraz ederek “ Olur mu baba Keloğlan nasıl  saçını kestirir? Zaten O’nun  saçı yok ki” demiştin .Ben bunun üzerine gülmekten ve senin zekana  şaşmaktan başka şey yapamamıştım.

Canım oğlum, İşte böyle. Sen Keloğlan masalları dinleye dinleye böyle zeki  insan olunacağını öğrendin daha 3 yaşında. İnsanlar masal dinleye dinleye masal ile gerçek arasındaki farkı düşüne düşüne daha mantıklı olmanın , daha güzel şeyler yapmanın sevincini yaşarlar her zaman.

Canım oğlum,

Baktım sen atmasyon, yani kafadan atılarak konuşulan Keloğlan masallarına pek inanmamaktasın bende ertesi gün hemen kırtasiyeden  bir “ Keloğlan Masalları” kitabı alarak sana okumaya başladım. Böylece sen Keloğlan masallarını  yazılı kaynaklarından duyarak daha çok dinlemeye ve  daha çok bilgi sahibi olmaya başladın ve bu baba olarak beni son derece mutlu etti. Her akşam yatarken sana Keloğlan masalları okumaya  başladım.

Canım oğlum,

Ben sana Keloğlan Masalları” okurken aynı zamanda da  masalların olduğu kitaptaki resimleri sana göstererek masalları kafanda canlandırarak  düşünce gücün geliştirmeye yardımcı olmaya baktım. Böylece  uzmanların “ Çocuğunuzu kitapla okul öncesi tanıştırın” önerisini  de yerine getirmiş oldum. Bende okumaya babamın eve aldığı gazetelerdeki resimlere bakarak başladım. Sonra okuma yazma öğrenince bunları okuyarak kendimi geliştirmeye baktım. Bir hayli de kendimi geliştirdim zamanla işte .

Canım oğlum,

Ben her ne kadar sana masal okusam da , okuduklarımın seni tatmin etmediğini, senin illa da kendin okumak isteğini de fark ettim. Zamanla bizlere harfleri sora sora , onları akılında tuta tuta  okumayı kendi kendine öğrenmeye başladın ve hayatın okumaktan geçtiğini  fark etmenin mutluluğunu yaşadın.

Canım oğlum,

Masallar siz çocukları sadece  eğlendirmek ve hoşça vakit geçirmeniz için  yazılmış değiller. Sizler  masalları okurken aynı zamanda düşünmek ve onlar üzerine  kafa yormak ve onların yaşantısında , insanlara verdikleri dersleri iyi anlamak ve  anladıklarınızı yaşamanız lazım.

Canım oğlum,

Keloğlan kadar kurnaz ve  akıllı olmaya , kendi haklarını savunmaya bak. Nasrettin Hoca  gibi bilgi ile dol ki , anlattıkların fıkralar ve konuşmalarda hep nükte ve ders verici duygular olsun. İnsanlar senin hayatından, anlattıklarından sevgini ve bilgini alsınlar ve faydalansınlar. Başkalarına faydalı olmayan insanlarda hayır olmaz bunu sakın unutma.

Canım oğlum,

Sen hiç Keloğlan’ın ve Nasrettin Hoca’nın halkımız tarafından neden bu kadar çok sevildiğini  düşündün mü ? Bunların sevilmesinin sebebi hem halkımızın içinden çıkması hem de kendileri gibi kurnaz, akıllı olayları kendi lehlerine döndürmesini bilen, bilge, konuşunca nüktedan olan ve çevresine bilgi saçan insanlar olmalarından kaynaklanmaktadırlar. Eğer insanlarımız onlardaki bu özellikleri dikkatle inceler ve  düşünürlerse  Nasrettin Hoca ve Keloğlan’ın neden bu kadar sevildiğini hemen anlayacaklardır. Tıpkı senin anladığın gibi.

Canım oğlum,

Hayat bir aynadır. Bizler hayata ne verirsek hayatta bize aynısı ile karşılık verecektir. Biz bilgi ile doldukça , sevgi ile doldukça çevremizde belki bilgi ve sevginin önemini anlamayan insanlar çok olsa da uzaklarda  bizlerin sevgisine sevgi ile , bilgisine de bilgi ile cevap veren çok olacaktır. Senin hayran olduğun Keloğlan bile  sevdiğine kavuşmak , bilgi edinmek için dereler tepeler aşar , kılıktan kılığa girer  “İlim  Çin’de Bile olsa gidip alınız “ düsturuna   uyar ve bunu yaparken de çevresine neşe saçar. Zorluklardan asla yılmaz, her zorluktan sonra bir kolaylık olacağına inanır ve hayata bu gözle bakar mutluluğa da , sevgiye de , bilgiye de , sevdiği kıza da her zaman  bu zorluklardan sonra ulaşır. Keloğlanın bize hayatta  verdiği dersleri iyi almak lazım.

Canım oğlum,

İnsanların çoğu , çocuklarımız rahat etsin diye  onlara ev , araba alırlar. Onlarda buna şükredecek yerde, “Nasıl olsa sevimiz, arabamız ve annemiz var , çalışmadan da rahat yaşıyoruz” diyerek sıkıntıya  fazla girmeden mala güvenerek, anne ve babaya güvenerek rahat yaşamaya bakarlar. Halbuki anne ve baba çocuklarına Keloğlan masalları anlatarak  okumayı seven akrabalarını sık sık ziyaret ederek, onların okumasına ne kadar hayran kaldıklarını anlatsalar, çocukları da okuyarak  zorlukları kendileri aşabilirler.

Canım oğlum,

İşte bu aşamada Keloğlanın verdiği dersler, Nasrettin Hocanın espri ile süslenmiş nüktedanlıkları her zaman bizlere örnek teşkil etmeli ve hayata  o gözle bakmayı da öğrenmeliyiz.

Canım oğlum,

Keloğlan Kitapları okuyunca, bir süre sonra hayatta Keloğlan dışında da kahramanlarımız olduğunu ve  Keloğlan’ın aslında olmadığını  insanların  çocukları eğitmek için  masallar türettiklerini, bunu da çocukların zekasının  gelişmesi için birer  araç olarak  gördüklerini  anlamış olmalısın

Canım oğlum,

Hayatta sana Keloğlan kadar akıllı olman, Nasrettin Hoca kadar bilge olman ile sevgi ile bilgi ile insanlara vereceğin değer ile aslında kendi değerini bulacağını ve zamanla insanlara vereceğin bilgi ve sevginin sana tekrar sevgi ilgi ve mutluluk olarak döneceğini göreceksin

Hayatta her şeyin gönlüne göre olmasını temenni ederim

Selam ve sevgilerimle

Odamın kapısını  kilitleyerek dışarı çıktık. Biz İbrahim ile yürürken konuşmamız kimsenin dikkatini çekmiyor, kimseyi de rahatsız etmiyordu.

Hemen ana cadde yakınında olan  iş yerimizden ana caddeye çıktık. Ana caddede  bildiğim bir lokantanın  ana caddeye bakan cam kenarında  bulunan bir masaya oturduk. Bu masayı   bilerek seçtim. Amacım caddeden geçenleri gözlemleyerek İbrahim’e konuyu iyi anlaması için   örnekler göstermekti caddeden.

Biz oturunca   hayli neşeli olan garson geldi. Belli ki işini seven bir insandı. Tıraşlı ve  kravat takmış    işine  verdiği önemi gösteriyordu.  Üstelik müşterisine son derece  kibar ve nazikti.

Siparişlerimizi verdik. İbrahim’e gülerek baktım.

“ Biraz  önce arkadaşına rastlayınca benim  yanıma gelmeni geciktirmen, konuşmamızın da   mesai saatinden taşarak  öğle tatiline uzamasına sebep oldu. Bu olay üzerine  Hem de güzel bir örnek  vereceğim hem de  güzel bir öğlen yemeği yiyeceğiz. Sen iki kere kazançlısın yani” dedim.

İbrahim ona yaptığım bu ince espriyi  zekası ile anlayarak sadece  gülümsemekle yetindi. Bana “ Hadi anlat devam edelim” der gibi baktı. Bende durumu  anlayınca hemen  söze başladım

“Benim yanıma gelirken arkadaşına rastlamıştın hani. Arkadaşının  ısrarları ile  Onunla çay içmeye gittin. Ama  bir yandan da  benim yanıma gelemediğin için suçluluk duydun. Bu  orada kaldığın bir saat boyunca devam etti. Sonrasında da arkadaşın kalkınca sende   benim yanıma geleceğini söyleyerek yanıma geldin. Yani  arkadaşına beraberken “ boş ver ya  zaman geçti, adamın yanına gitmesem de olur” diyerek bir daha da yanıma gelmeyebilir harekete geçmeyebilirdin. Ama  yanıma gelince  konuşmamız devam ediyor. Yani özgüven sahibi olmaya devam etmek  , özgüvenini geliştirme yolunda ilerlemek istiyorsun. Bu yolda yaptığın hataları da hemen düzeltiyorsun. İşte bu özgüven yolunda harekete geçmektir İbrahim” dedim.

İbrahim konuştuğum konuyu dikkatle dinlediğini göstermek için hem yüzüme dikkatle bakıyor, hem de kulaklarını   deyim yerinde ise 4 açmış beni dinliyordu.. Ben konuşmaya devam ettim.

“İbrahim Kardeşim, harekete  geçmek özgüven elde etme yolunda   eğitimin en önemli aşamalarından bir tanesi.  Ben Üniversite konuşmalarımda, bireysel tanışma ve konuşmalarımda  çok insanla tanışıyorum. Ama belki de yüzde 99 u  harekete geçemedikleri için   bu  özgüvenle alakalı sohbetlerimizden mahrum kalıyorlar.  Ya arkadaşlarına takılıyorlar, ya çay evlerinde sıradan  boş konuşmalar yaparak   zaman geçiriyorlar. Halbuki  harekete geçerek  gelseler belki de  bu sohbetlerden  en güzellerini onlarla yapacağız.  Harekete geçmedikleri zamanda ben yalnız kalınca  kitap okuyarak zamanınım verimli değerlendirerek ,  bilgilerime yeni bilgiler  ekliyorum.

İbrahim bana   dişleri görünerek gülerek baktı.

“Abi ne güzel işte kimse gelmese de kitaplar en güzel arkadaş”   dedi.

Ben bu  konuşmadaki saflığı anlayarak mutlu oldum ama , kendi görüşümü anlatmadan da edemezdim.

“İbrahim Kardeşim, senin söylediklerini çok insan  söylüyor. Tabii ki  yaklaşık yarım asırlık hayatımda en güzel arkadaşım kitaplar, dergiler, gazeteler olmuştur. Ama  sadece dolmak değil, dolduktan sonra  yazarak, konuşarak, adam gibi hakarete, özel   hayata girmeden tartışmak , konuşmakta lazım.  Bu yüzden  bu konuşmalar  önemli   buluyorum.

İbrahim yüzüme   gülerek gene bakarak

“Abi, sanki hayatta   iş yerinizde falan  hiç konuşacak adam yokmuş gibi  bahsediyorsunuz”

İbrahim konuya kendi açısından bakınca gerçekten de haklıydı.   Ama  benim  konuşmayı neden istediğimi , nasıl   bir konuşma istediğimi    anlamamıştı. Bunu açıklamak zorunda kaldım.

“İbrahim Kardeşim, tabii ki   insanlarla konuşuyoruz,   Onlarla sohbet ediyoruz. Ama bu sohbetler  öğretmekten, insana özgüven aşılayan eğitici bir konuşma olmaktan çok, malayani  dediğimiz  argoda geyik muhabbeti  denilen   boş ve yararsız konuşmalar oluyor. Halbuki   sağlam ve   kamil insan  olmanın  en önemli unsuru boş konuşmaları terk etmektir. Yanımıza gelenler “ nasıl gelişelim” , “nasıl özgüven elde ederiz” “önümüze çıkan  psikolojik ve   gelişimle alakalı sorunları nasıl hallederiz” den çok  maaş , ev araba gibi maddi konularda  sorular. Bu konuları da her gün farklı insanlarla defalarca konuşmak   insansı sıkar. Değil mi ama?”  

İbrahim  bu konuyu açıkça konuşunca  bastı kahkahayı ve  sonunda

“Tamam abi şimdi oldu  tam  ve net anladım  sizi” dedi.

Tam bu sırada  garson gelmiş ve yemeklerimizi getirmişti.  İkimizin de karnı acıkmıştı. Beyinlerimizi  ve  ruhumuzu doyurmuş , şimdi de ikinci plana attığımız   ruhumuzu doyuracaktık. Bazı  insanlar , bazı değil büyük çoğunluk ise   sadece karnını doyurmak derdindeydi. Bu ilde  yüzlerce lokanta  çay evi yemekhane olmasına rağmen sadece birkaç tane kütüphane olması bunu  göstermiyor muydu?

Bu düşüncelerimi tabii ki İbrahim’e anlatmadım.  Bu konuda konuşmayı gerekli bulmadım.

Yemeğimizi yerken konuşmaya devam etme kararı aldım. İbrahim’e bunu anlatınca o da  bu konuda herhangi bir sakınca olmadığını vurgulayınca  konuşmaya devam ettim.

“İbrahim, bir hadiste  “ Güzel işler için acele ediniz” buyurur.  Bu  Hadisi çok sever ve çok önemser ve anlatırım. Geçtiğimiz günlerde çocukken okuduğum    ama  konusunu   uzun zaman aradan geçtiği için  unuttuğum    “ Huzur Sokağı” adında, Şule Yüksel Şenler’ in kaleme aldığı  bir roman okudum. Bu roman daha sonra  dizi de olmuş, filme alınmıştı. Sevdiği kadına  ulaşmak için  acele etmediği ve O’na  ulaşmayı   ertelediği için   izini kaybeden    Bir insanın hikayesi vardı Okursan beni daha iyi anlarsın. Bu  özgüven elde etmek için harekete geçmeyi de  ben  “ Güzel bir iş “ olarak görüyor ve özgüven ile alakalı  konferansları gençlerin kaçırmadan takip etmesini,  bu konuda   yazılan  yazı ve kitapları okumalarını , düşünmelerini ve uygulamalarını, özgüven sahibi insanlarla tanışmalarını   tavsiye ederim.

İbrahim konunun  önemini anlamış ve  yemeğini yavaş yavaş yemeye devam ediyordu. Hem yemek yiyip hem de  bana dikkatle bakmakta zorlandığını anlayınca  konuşmama biraz ara vererek bende tabağımdaki yemeğe  yönelerek bir   süre sustum.

İbrahim ile  tabağımızdaki yemekler bitene kadar  10 dakika kadar konuşmadan hem düşünüp hem de yemeğimizi yedik. Karnımız doyunca    kendimizi konuya daha iyi verebildiğimizin farkına vardık. Çay  söyleyerek konuşmaya  kaldığımız yerden devam edecektik.

“İbrahim , sana verdiğim  Engelleri Aşanlar  kitabı , engellilerin ve ailelerinin  , engellilere  eğitim veren okulları bilmedikleri, o yüzden çocuklarını uzun süre okula yollayamadıkları, ama  okulların farkına varınca da hemen harekete geçerek,  okullara kaydolmaları ve sınıfları da ikişer üçer geçmeleri harekete geçmenin önemini anlatmıyor mu?”

İbrahim biraz düşündü. Belli ki kitapta okuduklarını hatırlamaya çalışıyordu. Biraz düşündükten sonra

“Evet  engellilerin  hemen harekete geçerek,   başarıya ulaşmaları ve başarı basamaklarını hızla tırmanmaları da   bize örnek olmalı. Özgüvenin önemini anladıktan sonra da hemen harekete geçerek size gelmem hem güzel sohbetinizden  faydalanmamı, hem de  güzel kitaplara kavuşmama sebep oldu abi. Gerçekten de  şu 3 haftada  özgüvenim arttı. İngilizce ’den sınıf geçemezken  artık İngilizce kursuna  giderek  Erasmus’da da başarılı olacağıma inanmaya başladım” dedi.

İbrahim’de bu gelişmeye  ben çok sevinmiştim ve   bu konuda o da bana özgüven vermiş, artık gençlerin  hemen hareket edenlerinin kazanacağı ve özgüveninin artacağı konusunda da inancım artmaya başlamıştı.

Biraz düşündükten sonra  son yıllarda   merakla  ve ilgi ile   okuduğum  Mustafa Kutlu hikayeleri aklıma geldi. Bunlardan da örnekler vermeye  karar verdim.

“İbrahim belki sen okumamışsındır. Mustafa Kutlu diye  ünlü bir hikayecimiz vardır. “Uzun Hikaye” kitabı  film olmuştur. Mustafa Kutlu Hikayelerinde  kaymakam ve belediye başkanı   olan karakterler, kendilerine bir fikir geldiği zaman hemen harekete geçerek o fikirleri hayata geçirmeye bakarlar. Bu  karakterleri okurken “ Keşke Tüm Belediye Başkanı ve Kaymakamlar, bu kitaplardaki gibi hemen harekete geçen insanlar olsa ülkemiz çabucak kalkınır” diye düşünürüm.

İbrahim beni dikkatle dinliyor, hemen harekete geçmenin önemini  anlayarak pekiştiriyordu. Bana bakarak:

“Abi hemen harekete geçmek de bana farz oldu. Sizinle konuştuktan sonra hemen harekete geçerek   hemen bugün hocamla sizi okulumuzda Tarih bölümü öğrencilerine konuşma yapmaya   davet ettireceğim” dedi. Bende gülümseyerek cevap verdim. Çünkü herkes böyle der am sonra harekete geçmedikleri için unutulur giderdi bu sözler.

Bunları anlattıktan sonra hemen aklıma gelen bir şeyi de İbrahim’e anlatmaktan geri kalmadım.

“İbrahim , sana daha önce verdiğim “ Recep Yazıcıoğlu’nun Liderlik Sırları”  kitabında anlatılan Recep Yazıcıoğlu’nun liderlik sırlarından 2. Si de  hemen harekete geçmekti hatırlarsan . Hemen harekete geçtiği için de  başarılı olmuş ve    Valilik yaptığın yerlerde  aradan 30 yıl geçmesine rağmen halen  efsane gibi başarıları anlatılır” dedim.

Gelen çayları hemen  içmiştik. Neşeli garson yanımıza gelerek  “abi ne güzel sohbet ediyorsunuz , size bir de ben çay ısmarlayayım” dedi.  Bizde O’nu kırmayarak   tamam dedik. Garsonun bu  güzel tutumu  ödülsüz kalmamalıydı. Yanımda   getirdiğim ve İbrahim’e vereceğim Kişisel Gelişim dergilerinden bir tane de  garsona verdim. Garson kişisel gelişim dergisini alınca çok teşekkür ederek, okuyacağını ve uygulayacağını söyleyerek   yanımızdan ayrıldı.

Özgüven’de harekete geçmenin önemini İbrahim’in iyice anladığını ve ne demek istediğimi  tam  kavradığını ve  beynine  kaydettiğini ve uygulayacağına inandığımı hissettiğim zaman sohbetin de sonu gelmişti. 

İbrahim gecikmesinden dolayı tekrar özür dileyerek , verdiğim kitaba, mektuba ve dergilere tekrar teşekkür ederek   dersine yetişmek üzere yanımdan ayrılırken bende   işime   yetişmek üzere  kütüphanenin yolunu tuttum.

İnandığım  Bir konuyu bir gence etraflıca  anlatmış  olmanın  sevinci ile kuş kadar hafiflemiş, insanlara faydalı olmanın hazzı ile   neşeli olarak  iş yerime doğru  yola çıkmıştım….

YORUMLAR

    Bu yazıya henüz yorum eklenmedi.

Köşe Yazısını Yorumla

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.İşaretli alanların doldurulması zorunludur. *


Tartışma Başlat