TOKAT GAZETESİ

ULUSAL VE KUTSAL DEĞERLERİMİZİN CANI ACITILIYOR!

Milletleri ayakta tutan, devamlılıklarını sağlayan, geçmişten geleceğe köprü olma özelliğini üstlenen temel unsurlar vardır. Ulusal, toplumsal ve kutsal değerler olarak bilinen, öğretilen, öğrenilen bu güzellikler milletin inançlar bütünüdür ki; dil, din, örf, adet ve gelenek adlarıyla toplumun yaşam felsefelerinin etik kurallarıdır. Bu kurallar millet olabilmedeki özelliklerin de koruyucu ana temalarıdır. Her biri kendi özünde dolu dolu birer kültür zenginliği olurken, insani güzelliklerin de tadı, tuzu, lezzetleridir. Bu devasa güzellik ve güzellikler toplumları birleştiren, bütünleştiren olguların birer halkalarıdırlar. Bunlardan birinin sıkıntısı toplumun tüm bireylerini etkilerken yozlaşmaya da davetiye çıkarır. Böyle olunca da ülkeler ve toplumlar, karmaşık bir zamana sürüklenir ki; bu kez inanılmış olan değer yargılarının da canı çok acır.

Biz Türk ulusuyuz. Şerefli bir tarihimiz, köklü bir geçmişimiz ve dünyanın imrenerek baktığı muhteşem coğrafyamız var. Tarihimiz; ulusal değerlerimizin vazgeçilmez parçasıdır. Buna bağlı kalınarak vatan toprağımız, İstiklâl Marşımız ve ay yıldızlı al bayrağımız devamlılığımızın tapusu, mühürleridir. Bu muhteşem üçlü şehit kanlarıyla yoğrulmuş bu topraklarda dönem dönem destanlaşan hikâyelerin doğuş sebepleridir. Bunlar için ağır bedeller ödenmiştir. İşte bu yüzden kutsaldır bizim bu değerlerimiz. Bunların her biri ulusumuzun ve her bir kişinin yaşam destek ünitesidir.

Lâkin üzgün olduğum o ki; İstiklâl Marşımıza saygısı kalmamış, Kurtuluş Savaşının ilahi gücünü kavrayamamış, “Keşke Yunan kazansaydı” diyebilen ay yıldızlı al bayrağımızı ayaklar altına alıp, hatta üzerine oturma cüretini gösteren –yaşayan boşluklar- ulusal değerlerimizin canını acıttığı gibi beni de derinden yaralıyor.  Diğer yandan adına emperyalizm denilen kara bela, dünya ülkelerini kasıp kavururken bizim tüm güzelliklerimize de saldırıp geçme durumundadır. Bu iblis dün vardı bugün de var ve yarın da var olacaktır. Ne yapmalıyız? Millet olarak, devlet olarak, hükümetler, gençler, yetişkinler, aile ve öğretmenler, aklıselim olan herkes uyanık, atik ve akıllı olmak zorunda. Yarınları acilen beyin fırtınası sistemiyle düşünmek, kollamak mecburiyetindeyiz. Zira bu karabasanın ilk yıkım yeri o toplumu birbirine bağlayan din, dil, ülkü, tarih ve coğrafi güzellik ve özellikleri yozlaştırarak yok edip tedavülden kaldırmaktır. Böylece kültür değerlerimizi çentikleyerek saygı, sevgi, hoşgörü ve güven duygularını erozyona uğratıp kendi ürettiği projelerini eyleme koymaktır. Bunun için de en hassas değerlerimizi kullanarak yol haritasını belirler daima. Nasıl mı?

Eğitim sistemleri başta olmak üzere yukarda saydığım din, dil, ulusal ve kutsal değerlerden nemalanmak onun için büyük bir zevktir. Böyle olunca da eğitimde müspet ilimlerden uzaklaşan sevgi, saygı, paylaşım gibi güzellikleri görmezden gelen, etik kuralları hiçe sayan bireylerden oluşan bir toplum modeli oluşur ki; işte emperyalizmin ana hedefi budur. Oysa ki; örf, adet, geleneklerimiz, paylaşımcılık, sevgi, saygı, hoşgörü, komşuluk ilişkileri gibi insani özellikler etik kuralların şemsiyesi altında bizleri geleceğe güçlü taşıyan yaşam koçlarımızdır. Bu yüzden olaylar karşısında çok iyi düşünüp –aklın yolu birdir- sözüne sadakatle aklımızla vicdanımızı örtüştürmek zorundayız.

Özellikle güzel dilimiz TÜRKÇEMİZ… Zamanının en karmaşık, en zor günlerini yaşıyor. Cadde ve sokaklarda, özel ve tüzel binalarda, alışveriş merkezlerinde, eğlence salonlarında, ışıltılı panolarda yanıp sönen tanıtımlarla, anlatımlarla güzel Türkçemiz ipotek altına alınmış adeta.

Bu şaşırtıcı ve düşündürücü yapılandırmayı görmek, yabancı sözcüklerle gün başlayıp, günü kapatmak en güzel değerlerimizden olan Türkçemizin canını acıttığı gibi benim de içimi sızlatıyor. Peki de… Neler oluyor bizlere?

Diğer yanda dinimiz, inanç güzelliklerimiz… Etik ve estetik güzelliklerle dolu ve donanımlı İslamiyet’te her varlık bir değerdir. Evreselliği hedefleyen emirlerin ışığında önemli meselelerini ilim yoluyla çözmeyi yeğleyen, zorlamanın, zulmün, haksızlığın yasaklandığı barış dini, yanlış yorumlamalar ve yanlış anlatım ve anlamlarla özünden saptırılarak kıyım kıyım yontuluyorsa ilahi güzelliklerimizin de canı acıyor elbette…

Paylaşımlarda en büyük payı alabilmenin haksız hesapları yapılıyorsa

Külüne muhtaç olduğumuz komşumuzun  varlığından bihaber olunuyorsa

Komşun aç iken, senin karnın tıka basa doyabiliyorsa,

Kaşıkla verdiğini bol kepçe ile isteyebiliyorsa,

Hoşgörü, sevgi yerini kin ve nefrete bırakabiliyorsa,

İşin ehli değil, kişinin ehli söz sahibi olabiliyorsa ve en acısı da –bana dokunmayan yılan bin yaşasın- deniliyorsa karabasan dediğim o kara belaya çoktan davetiye çıkarmışız demektir.

Soruyorum şimdi ne oldu bize?

Sevginin, saygının her gün yeniden güneşle doğduğu, geceleri ayışığı ile yoğrulduğu ülkem insanlarına ne oldu? Belli ki özümüzdeki tüm değerlerimizin canı acıyor ve insanlık ağlıyor.

Bilgelik cehaletle, bilim cahillere, adalet haksızlıklara, büyükler küçüklere, özgürlük esarete, cesaret korkaklığa, hoşgörü nefrete yenik düşüyorsa insanlığında canı acıyor demektir.

Bir eğitimci olarak, bir anne olarak en başta yazdığım o muhteşem üçlünün sevdalısı olarak bilimselliği ön planda tutarken Atatürk ilke ve inkılâplarının özüne inanmış Türk kadını olarak kaygılarım var. Bunun içindir ki; analar babalar, tüm aile bireyleri, öğretmenler, devlet adamları, bürokratlar, politikacılar herkes sorumluluk alıp taşın altına ellerini değil, gerekirse bedenlerini koymalıdırlar.

Aksi halde tarihimizin ve coğrafyamızın hesabı çok ağır olur. Öyle ki; tarihin hesabı hiç şaşmaz da coğrafyamızın hesabının bedeli çok daha ağır olur ki, onu düşünmeyi hiç istemiyorum.

Zira başka Türkiye yok!

Esen kalın.

YORUMLAR

    Bu yazıya henüz yorum eklenmedi.

Köşe Yazısını Yorumla

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.İşaretli alanların doldurulması zorunludur. *


Tartışma Başlat