TOKAT GAZETESİ

BİR ESKİ ZAMAN HİKÂYESİ

Bir eski şehrin manevi kapısı önündeyim. Yüreğim kabarmak üzere, içim içime sığmıyor, burnumun direği sızılıyor. Gözlerim karıncalanıyor. Şehrin yorgun nefesini ensemde hissediyorum. Artık bir saniye bile duramayacağım, kendimi bu eşsiz şehrin daracık sokaklarına, eski püskü evlerinin cam gözlü yanaklarına,  kalın çivilerle şekillenmiş tokmaklı kapılarındaki ezeli çağrıya kucak açacağım.

            Şu daracık sokağın başında bekleyeceğim, koklayacağım, manevi kokularını… Suyla birlikte evleri yaladığı zamanı ve mekânı… Gökyüzünün zemine uzattığı görünmez ellerle bezediği pencereleri, bin yıldır tepelerden ne bulduysa alıp getirmekten usanmayan bir avuç suyun cömertliğine el uzatıp tazimle eğileceğim önünde…

            Derenin yanaklarına her sokak başından çağıl çağıl dökülen suların sesini, yaşlı dedelerin dermansız dizlerindeki titrekliği, çökmüş gözlerindeki mahmur bakışlarının hangi âlemlerin zehirli acılarını yüreklerindeki yankılarının sıkıntısı olduğunu; hangi dermansız dertlerin bellerini büktüğünü, hangi masum yavruların kucaklarında baba acısı çekerek dağ başlarında kurtlarla kuzularla yoldaşlık yaptıklarını; bu garip dedelerin yanaklarına inen gözyaşlarında, ellerinde tilleye dönen bastonun pıtraklı sapında görebilen vardır?

            Bu yaşlı dedelerin ceplerinden çıkardıkları eski püskü yuvarlak aynalara bakarken; kendilerini seyretmenin ötesinde, buğulanmış bir zaman aynasında kaybedilen zafer türkülerinin coşkularını yeniden hatırlamanın verdiği buruk tebessümlerin aynalara yansımasını; şadırvan kenarlarında “Artık her şey bitti” dendiği anda,  “Yeniden dirilişin muştulu” gülümsemeleriyle yeni ufukları fethe çıkan kahramanların atlarının nal seslerindeki şakırtıyı duyan şehrin eskimiş yanaklarındaki sevinci, kaç beni âdem,  bu mecnun gönül gibi derunî duyabilir, görebilir ve de yaşayabilir?

            Sudan başka bir şeyin düşünülmediği sokakların şimdi ne kadar kuruduğunu, boşaldığını, başıboşluğunu, yorgunluğunu, bıkkınlığını, yoksulluğunu, kahkahasızlığını; taş döşemelerin yanaklarına düşen motor gürültüsünün bedbinliğini, insanın yüzünü buruşturan vitrinlerin renksizliğini; bin bir zanaatkârın beste beste sokağın dudaklarıyla göğe yükselen seslerinin meydana getirdiği konserden yoksunluğunu; bu şehrin kıyısında köşesinde kalmış ahşap binalar, tavan altları, pencere pervazları, asmalıklar, leyleklikler; hiç kaleden ayrılmayan göğün kanatlarıyla maviliğini yudumlayan güvercinlerin masumluğunu, bir daha hangi nesil duyacak, anlayacak ve ruhunun derinliklerine beş duyusundan imbik imbik süzerek asude mekânların koynunda, bahtiyar bir geleceğin hayalhanesinde çocuklarıyla birlikte davudî bestelerle billur pınarlardan gül kokular devşirecek?

            “Mevsimler değişti, rahmet yağmaz, sular akmaz oldu”  diyenler, bu eski zaman şehrinin ve eskimeyen şehirlerin ruhundan nelerin eskidiğini, nelerin çöpe atıldığını, nelerin yakıp yıkıldığını, nelerin göz ardı, nelerin hasıraltı edildiğini; hangi cennetvâri mekânların zevksiz okumuşlarca, hoyrat mühendislik ucubeleriyle talan edildiğini kim anlayacak, kim dinleyecek? Kim bu şehrin eskimez derunî renklerinin farkına varıp da; onu bütün hayatın, bütün zamanın ve bütün mekânın önüne geçirip de; bir masal hülyasının mesut evrenine çevirecek?

            Arkadan baston tıkırtıları geliyor. Geriye bakıyorum. Yaşlı bir adam beni fark etmeden geçip gidiyor. Zamanın geçip gittiği gibi…

            İşte bir Ramazan Bayramı daha yaklaşıyor. Kaç çocuk, yüreği titreyen dedelerin dizinin dibine oturup da eski şehir hikâyeleri dinliyor acaba?

            Kaç aklıselim, söylenen uhrevî güzellikleri yüreği sancıyarak, gözlerinden damla damla yaş akıtarak gönül kalesinde “Hedef bu olmalı!” diyebilecek bir ahd içine girdi acaba?

            Heyhat! Nice şehirlerin ruhu boğazlandı, daha da boğazlanacak! Siyaseti, esnaf anlayışı ile yapanlar daha nice şehirlerin ruhunu boğazlayacaklar.

            Siyaseti zarafet, estetik ve ihtiyaç için yapmasını bilenler; can çekişen şehirlere yeniden can ve kan verebilecek bir ufka sahip olabilirler.

            Bu da bir kadro işidir. İnşallah, ayakta kalmak için büyük çaba gösteren eskimeyen eski şehrimizin geleceği de mutlu olacaktır. Bir şair, şiirinde eskimeyen şehrin hikâyesini şöyle anlatıyor:

 

 “Acaba dokunsam duvarlarına

Bana bir şey anlatır mı bu evler...

Yatsam da uzansam odalarına

Geçmişten sır verir mi cumbalı evler...

 

 Her odası bir hikâye anlatır.

Kimini güldürür, kimi ağlatır

Yüreği taş, duvarı taş cumbalı evler...

 

Nice malım diyenler gelip de geçti...

Nice genç civanlar konup da göçtü...

Nice genç gelinler duvağın açtı,

Dili olsa da dese cumbalı evler...

 

Kim bilir kaç bebek dünyaya geldi...

Kim bilir kimlere ilhamlar verdi...

Sakin ama hüzün dolu cumbalı evler...”

 

            Bu şiir eskimeyen bütün şehirlerin hikâyesi değil mi? Bu şiir bizim şehrimizin hikâyesi değil mi? 

            İster dün, ister bugün olsun; bu şehir ve insanlarının hareketlerinde zaman çok şeyi değiştirememiş gibi. Daha dün kadar yakın bir günde vakit namazı için Behzat Camisinin avlusundaydım. Hava soğuk, ortalıkta kimsecikler görünmüyordu. Ezan sesi Tokat semalarını nurlandırmaya başladığı andan itibaren o eski püskü evlerin içinden, ahşap kahvelerin merdivenlerinden akın akın onlarca insan bir anda safları doldurdu. Bir eski zaman namazını huşu içinde kıldık, yine dağıldık.

Bu şehirde aslında eskimeyen o kadar çok şey var ki…

Tıpkı masal dünyasındaki, yeri göğü tutan şehirler gibi…

MEHMET EMİN ULU

YORUMLAR

    Bu yazıya henüz yorum eklenmedi.

Köşe Yazısını Yorumla

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.İşaretli alanların doldurulması zorunludur. *


Tartışma Başlat