TOKAT GAZETESİ

El alem ne der?

Kütüphanede her zamanki gibi  günlük gazeteleri yerleştirmiş, yeni genel  dergileri de   defterine kaydederek , yerlerine yerleştirmiş ve gazetemi açıp da  okumaya başlamıştım , Çayımdan da  bir yudum alınca  keyfime diyecek yoktu.

Her gün işimi tamamladıktan sonra, en büyük zevkim  gazete okumaktı. Bana internetten gazete  okumak zevk vermiyordu. Gazete okumak dediğin zaman   sayfaları teker teker çevirerek, köşe yazılarını   okuyup, önemli haberlerin altını, yanını renkli kalemler ile çizerek  not alarak  okumak bana zevk veriyordu. Bu zevk  çocukluğumda babamın eve her gün gazete getirerek yanımda okuması ve   çocuk eklerini de bana vermesi ile alışkanlık kazandırmış ve  bunu de senelerde bırakmamıştım.

Bir gazetede okumuştum. Bir insan ilkokul mezunu bile olsa 5 yıl boyunca  günün bir kaç saatini gazete okumaya ayırırsa 5 yılda bir fakülte bitirmiş kadar   kültür ve bilgi ediniyormuş. Buna candan inanırım.

Bu yüzden gazete okumak, dergi okumak okuduklarımı çevrem ile paylaşmak bana  büyük zevk verir. İnsanlarla boş muhabbetler yapmaktansa   gazete okumak bana daha zevkli ve verimli gelir. İşte olsun evde olsun gazete okumaya özen gösteririm.

Bu merakım çok zaman  bilgi fakiri insanlar  tarafından   alay konusu  olsa da  , hayatımı “ el alem ne  der” den  “ bana  ne fayda sağlar” aşamasına getirdiğim için beni etkilemez.

Bu düşünceler içinde gazetemi okumaya dalmışken kapımın hafifçe vurulduğunu  hissettim.”Buyurun” dememin ardından    Kapı yavaşça açılarak  içeri bir genç süzüldü. Önce tanıyamadım. “Bu gençte kim?” diye düşünerek  bana bakıp gülümseyen  gence dikkatle baktım. Birkaç saniye sonra  hatırladım. Abdullah’ın evinde  çay içtiğimiz  gençti bu. Hemen ayağa kalkarak  kucaklayıp buyur ettim.

İbrahim’in gelmesine gerçek manada şaşırmıştım. Çünkü o güne kadar  çok genç ile tanışmış ve  tanıştığım çok genç de   bana  nerede  çalıştığımı, hatta  mesai günleri ve saatlerini  bile  dakikası dakikasına sormuşlar ve   ben de sanki ertesi gün  ilk mesai başlangıcında beni ziyarete gelecekler diye saf saf onlara anlatmıştım. Onlar ise gelmemişlerdi. Yani onlarla boşa çene yormuştuk.

Gençlerdeki  bu tutarsızlık beni her zaman üzer  ama elimden de bir şey gelmezdi.  Kendi hayatının   ne kadar önemli olduğunun  ve  tutarlılığın ne kadar önemli olduğunun  farkına varamayan bir gence benim üzülmemin  hiç anlamı olmadığını ancak yaşım  ellilere yaklaştığı zaman anlamıştım.

İbrahim’in bu tutarsız gençlerden olmadığını  görünce çok sevindim. 

İbrahim ‘in  elini sıkarak  “Hoş geldin” deyip  çalışma masamın öbür ucundaki koltuklardan  birine buyur ettim

İbrahim bana gülerek bakıyordu. Bende ona  gülerek baktım . Gülümseme anlam veremeyerek “ Bir  tuhaflık mı var ağabey?” diye sordu. Tuhaflık olmadığını   onun  özgüvenli olarak  tanıştıktan hemen  sonra beni ziyarete   gelmesine şaşırdığımı söyledim. O zaman o da rahatlayarak  koltuğa daha özgüvenli şekilde oturdu.

O an aklıma bir şey geldi. Çoktandır kafamda planladığım ve uygulamaya geçemediğim  bir plan.

İbrahim’e  biraz daha  gülümseyerek dikkatli baktıktan sonra  sordum. “İbrahim  beni ziyarete   gelirken gerçekten benim yanıma devamlı mı gelmeye karar verdin, yoksa  bir gideyim bakayım diyerek sadece meraktan mı geldin?”

İbrahim bu sözüm karşısında bir hayli şaşırmış  olarak,  biraz da  mahcup, küçük kara gözlerini kısarak   kıs kıs güldükten sonra “ Ağabey, biz Anadolu, Bitlis delikanlısıyız. Üstelik alimlerin yetiştiği Hizan’danız biz   her zaman  bilgili ağabeylerimizden faydalanmasın ı biliriz. Tabii ki devamlı geleceğim”. Dedi.

O’nun bu samimi tavrı karşısında  ben de güldüm. O’na açıklamada bulundum. “ İbrahim Kardeşim bu sözüme çok şaşırdın ama , ben her gün bir çok genç ile tanışıyorum burada. Gençler  hep  benimle tanışmaktan memnun kaldıklarını, benden her zaman faydalanmak istediklerini, arkadaşlarını da benimle tanıştırmak istediklerini söylüyorlar.Hemen  arkadaşlarını getirerek tanıştırıyorlar. Samimi olmadıklarını anlıyorum ama   bir şey diyemiyorum. Sonra  bir iki kere geliyorlar. O da dedikodu yapmak iin yok hocalar şöyle yok  bu  grup hakkında ne düşünüyormuşum  gibi. Bende  onlara bana gelişimi sorun. Özgüvenli insan , genç  nasıl olunur? Onu sorun diyorum. Onlarda   bir iki seferden sonra  el aleme bakarak ortadan toz oluyorlar.”

İbrahim şaşırmıştı. Anlamadığı bir kavramdan mı bahsetmiştim. Galiba öyleydi. Bana  kısık siyah  gözleri ve merakla ile tekrar baktı.

Bende sevgiye   bakarak” Anlamadığın bir kelime mi söyledim? “ dedim.

İbrahim” El alem ne der” diye bir kavramı ilk defa duyuyorum da anlamadım abi” dedi. El alem kavramını  açıklama gereği duydum. “Sevgili İbrahim Kardeşim” diye söze başlayınca İbrahim önemli bir kavramdan bahsedeceğimi  anlayarak   hemen dikkat kesildi.Gerçekten de bahsedeceğim konu önemliydi. Tane tane anlayacağı  şekilde anlatmam onun kafasında kalacak ve konuyu anlamasına, tam anlamasına sebep olacaktı. O yüzden yavas yavaş anlatmaya başladım” İbrahim Kardeşim,  insanlarımız, özelikle de  gençlerimiz  tutum ve davranışlarını genelde  başkalarının , çevrelerinin kendilerini nasıl değerlendireceği  yönünde düzenlerler.Hakkımda ve aleyhimde konuşulmasın, dedikodu yapılmasın  diyerek kendi gelişimleri çerçevesinde değil de  akraba, komşu, arkadaşları memnun etmek için çaba harcarlar. Bu da insanın   kendisi olmasına , kendi olarak  kalmasına sebep olur. Benim yanıma gelenlerde  “ el alem ne der” diyerek  çevrelerindeki  insanların   “ O adamın yanında ne işin var? O adam palavra atıyor “ diyerek  seni alıkoyabilirler.  Ama sen  “el alem ne der” i bırakıp da “ Ben bu abiden faydalanıyorum. Her seferinde geleceğim, kulaklarımı açarak dinleyecek, kısık gözlerimle gözlemleyeceğim” dersen   o zaman faydalanırsın.  Bu tespitim üzerine İbrahim hayatından memnun    bir insanın  keyfi ile   gülmeye başladı.

“Bu sözün  çok doğru ağabey, ben devamlı gelenlerden olacağım” dedi.

Önce İçimden  sonradan İnşaallah dedim.

Bu arada  kafamda beliren programı da  İbrahim’e anlatmanın zamanı gelmişti .

Bu konuda  önce İbrahim ile biraz iştişare  yani danışma , konuşma yapmak istedim.

İbrahim’e  aniden şaşıracağı  bir soru sordum” İbrahim ülkemizin en önemli sorunu ne sence?” İbrahim gene şaşırmış olarak  bana baktı. Sustu bir süre. Sonra bana gene bakarak  “ İşsizlik olmasın?”  Kafamı hayır manasına salladım. Yeni bir cevap ver diye baktım. “Eğitim olmasın “dedi. O’na bakarak  gene  “Yaklaştın ama o da değil” dedim. Gene  hangisi der gibi baktım. İbrahim . “Bilemedim ağebey sizce nedir”  dedi.

Bende ona gene sevgiyle bakarak “ Özgüven sahibi olmayan bir gençlik ve toplum” dedim. Başını evet anlamında  sallayarak bana sevi ile baktı. O anda kafamda bir şimşek çatı. “ İbrahim bu özgüven meselesini  seninle sohbet  havasında konuşarak    tartışalım, beraber özgüvenli insna nasıl olur? Onu irdeleyelim mi? Sonrasında bunu kitap yaparak gençlerin faydalanmasını da  sağlarız” dedim.

İbrahim , kitap, sohbet  faydalı olmak  sözlerini duyunca  kısık  kara gözleri birden  büyüdü ve sevinçli bir yüz ifadesi ile bana baktı.  “Gerçekten mi ağabey” dedi. Ben gerçek olduğunu bakışlarımla  anlattıktan sonra  “Bende uzun zaman   bir in sana bir öğretmen gibi bu konuda sohbet etmek, fikirlerimi paylaşmak istiyordum. Ama bugüne kadar önüme  benim bu   sohbetimi devamlı gelerek yürütecek , beni ciddiyetle dinleyecek, içinden geldiği soruları cesaretle soracak  bir gence rastlamadım” dedim.

Gerçekten de rastlamamıştım. Belki günde  on kadar öğrenci ile kütüphanede muhatap olmama rağmen, öğrenciler işlerli bitince daha aramamışlardı beni. Hatta  yolda görünce kaldırım  değiştiren bana selam vermeyen  çok genç olmuştu. Neden özgüven olmamasından . Bu davranışlarının sebebinin özgüven olduğunun bilincinde  bile değildi insanlarımız.   

“İbrahim, bunu 10 haftalık bir eğitimle tartışalım. Ben bir plan yapayım. Her hafta bir konuyu tartışalım. Bugün Pazartesi. Demek ki dersin yok bu saatte . Bu saatte benim de  zamanım uygun. İşler bitince zaten kitap okurum. Her hafta gel bu saatte konuşalım.”

İbrahim’e baktım muzipçe baktım. İbrahim de bana ne diyecek diye baktı. O da  gene gözlerini kısmış. Gülüyordu. Bu gülümsemesi ona  “saf Anadolu çocuğu” masumluğu ve saflığı kazandırıyordu.

Gülmeme  devam ederek” Ben seni bedava konuşturmayacağım. Bu konuşmalarımızla   seni kullandığımı falan da düşünme. Sadece eğitim amaçlı bir sohbet ve. Benim  konuşmamı dinlersen  bir kitabı hak edeceksin. Bu   bazen benim yazdığım bir kitap olacak. Bazen başka kitap. Her  hafta konu ile alakalı bir kitap hediye edecek, sonrasında da    yazdığım bir mektubu senle paylaşacağım. O mektup  kitaba da ekleyeceğiz herkes faydalansın diye. Ne dersin “

İbrahim’e baktıktan sonra   her  konuşmanın sonuna  özgüven sorununu aşma yolunda gayret eden bir insanın hayatını anlatalım da hem sana hem de  okuyana örnek olsun nasıl? “ diye sordum.

İbrahim sevinçle” tamam  öyle olsun ağabey”  dedi.

Biraz durduktan, kitabın planını, konuşacağımız  konuları   kafamda yaptıktan sonra   “İlk ders bugün” diye gülümsedim. “Başlayalım mı?”  İbrahim bana baktı. Kararlı insan  olmanın tavrı ile “ Başla abi” dedi.

İbrahim’e  bakarken  gülümsedim ve “ İlk ders, el alem ne der” .

İbrahim  bu  ilk  dersin bu  konu olması karşısında önemini anladı.  O’na bakarak dedim ki “İbrahim belki farkında değilsin ama, insanlarımızın  özgüven ile alakalı sorunlarının başında  hep başkalarını memnun  etme, “iyi insan” desinler diye başkalarına   şirin  görünme gerektiğine inanma yatar. Ama   ne kadar  çaba harcarsak harcayalım insanları memnun edemiyoruz. O yüzden  “Önce can sonra canan” diyen atalarımız doğru söylemişler. O yüzden kendisine saygısı olan  insan önce kendisini önemser ve   kendine saygı duyar.”

İbrahim bana dikkatle  bir soru soracak gibi bakınca sustum. Bana bir soru soracağını anlayınca  susacak ve O’ma da söz hakkı verecektim.Buna içimden karar verdim. Burada  eşit bir sohbet yapacak, ikimizde  içten ve samimi konuşacak, düşündüklerimizi aynen   dile getirecektik. Aksi halde   konuşmamız verimli olmayacaktı.  O’na değer verdiğimi hissettirirsem İbrahim daha açık yüreklilikle konuşacaktı benimle.

İbrahim  bunu anlayınca “ Önce can sonra canan bencillik  değil mi ağabey?” can alıcı  gerçekten toplumun  da  çoğunun inandığı bir  konuydu  sorunun içeriği.

İbrahim’e tüm samimi tavrımla baktım. İçten , önemli bir konu konuşacağımı O2na hissettirerek “ İbrahim, biz toplum olarak vermeyiş severiz. Sen   Anadolu’dan gelmiş bir insansın. Anadolu’da insanlar her şeylerini paylaşırlar. Bizim evlerimizde de kilit yoktu. Biz evde otururken  bir insan gelerek  evimize rahatça girerdi.Yolda kalmışa,  fakir düşmüşe, kardeşe hep yardım ederlerdi. Şu anda  eminim  sizin köyde de aynısı ya da daha  da fedakarca  davranışlar   yapıyordur köylüleriniz. Bunu istismar ederek  hep isteyen hep isteyen  ama geri vermeyen  bunu da  alışkanlık  haline  getirerek, başkalarının huzurunu bozan ,  bunu alışkanlık haline getirenlere toplum arkasından konuşur ama gene yüzüne karşı samimi davranır. Toplumun bu huyunu bilenlerde  toplumu istismar ettikçe ederler. Bu her yerde vardır. Bu bencilliktir. Ama insanın önce güçlü olması, sonradan da  başkalarını güçlendirmesi için önce kendinin güçlü olması lazım. Yani” Önce can sonra canan” demek  bencillik değildir. Benim maddi imkanım yokken başkalarına  yardım etmem kendimi sıkıntıya sokmam ve  ailemi ihmal etmem bana yaptığım kötülük olur. Halbuki biz önce kendimize  iyilik yapalım ki, sonradan  da başkalarına iyilik edecek gücü bulalım. Ama bu  “ben  daha güçlü , ben daha  daha çok kazanayım” a dönüşünce bunun adı bencillik olur.

İbrahim beni merak ve dikkatle dinliyordu.  Ben ise öğrenci hayatından bir örnek vereyim dedim. “ İbrahim  sen öğrencisin. Diyelim ki birkaç gün derslere devam edemedin. Derslere devam edip de  not tutan bir arkadaşından  notları istedin ama arkadaşın da   ben ondan daha yüksek not alayım diye sana  notların fotokopi çektirmek için bile vermedi. Bunun adı bencilliktir işte.”

Durdum. Biraz düşündüm.

“Ama  sen  başkasının olmadığı  sadece   senin ve  birkaç arkadaşının olduğu derste  arkadaşlarını düşünerek konuyu bildiğin halde derse girerek not alman , hocanın sana hediye ettiği bir kitabı arkadaşlarınla da paylaşman ise gerçek manada bir insanlıktır.Hocanın sana hediye ettiği bir kitabı geçici olarak ders çalışması için arkadaşına vermen  güzel bir arkadaşlık. Arkadaşının da o kitabı okuduktan sonra bile bile    geri getirmemesi ve senin derslerde ondan geri kalmanı  istemesi de hem bencillik hem de etik olmayan  bir davranıştır. Bu durumda bu arkadaşını uyarırsın. Devam ederse  arkadaşınla arana mesafe koyarsın. Aksi halde bu arkadaşın bencil davranmaya ve seni istismar etmeye devam edecektir.

Biraz soluklanarak çevreme baktım.  İbrahim’e bir şey ikram edememiştim daha . Ketlee ye su koydum. Isındı. Kahveleri hazırladım. Kahve soğuyana kadar konuşmaya devam edecektik.

Aklıma gelen bir konuyu açtım.”İbrahim benim  oturduğum sitede  Bakkal Osman  bey var. Kendisi İmam Hatip Lisesini tek etmiş. İki kere iflas etmiş. Geçen konuşurken bana dedi ki  30 yıllık esnafım.2 kere iflas ettim. 30 yıl boyunca el alem ne der diyerek çevre dedikodumu yapmasın diye adeta diken üstüne yaşadım.  Senin verdiğin  kişisel gelişim dergileri sayesinde  el alem ne der  i bırakarak artık kendi doğru bildiklerimi  yapmaya başladım. Hem huzur buldum. Hem kazancım arttı. Hem de  ev sahibi oldum. Kendini geliştirmenin en güzel yolu el alem ne der i terk etmek ve doğru bildiklerimizi yapmaktır diyerek bana sarıldı kucakladı. Ben de bir  dostumu  komşumu değiştirmenin geliştirmenin sevincini yaşadım. Mutlu oldum. “

İbrahim  “ Bu bakkal ile tanışmak isterdim” dedi. Gülümsedim “ Neden olmasın ben insanları tanıştırmayı severim. İki insnanı tanıştırmak , kaynaştırmak bana mutluluk verir” dedim.

Kahveler soğumadan  içmeye başladık. Bu arada odama  bir  Üniversite öğrencisi geldi. Bir kitap istedi.  O kitabı  verdim Öğrenci teşekkür bile etmeden odadan ayrıldı.

İbrahim’in yanına geldim. Masama oturdum. Baktım  İbrahim  deftere  notlar almış. Gülümsedim. Unutmamak için notlar alıyor ve   bu konu üzerine  düşüneceği belli oluyordu.

Çevreme baktım. Her yer yerel gazeteler, raflarda yüzlerce dergiler, kitaplarla doluydu. Odamda istisnasız 10 bine yakın kitap dergi koleksiyonu vardı. Bu kitaplar arasında ben mutlu oluyordum. Okuyordum  gene okuyordum Ama hep okumakla olmuyordu. Arada  dinlenerek   okuduklarımızı paylaşmak bana mutluluk veriyordu. İbrahim’in yanıma gelmesi ve güzel verimli sohbet etmemiz.Bunu da paylaşmamız  bu dostluğa artı değer katacaktı. Dedikodudan uzak, bencillikten uzak, hatta bencilliği eleştiren gelişimi yücelten  bir dostluk. İkimizin de kazandığı  manevi olarak güçlendiği bir dostluk.

Bu konuyu İbrahim ile paylaşmanın mantıklı olacağını düşünerek   durumu ona açıklamak istedim. “İbrahim Kardeşim,, burada sana anlatmak istediklerim  önemli konular ve  eğer  bu konuştuklarımızı dikkatle dinlersen ve uygularsan    konuşmalar  bittikten sonra özgüvenin gerçekten artacak. Ama önemsemez ve   bir iki konuşmadan sonra usanırsan   ve gelmemeye başlarsan  bir şey öğrenemezsin. Peygamberimiz bile İbadetlerin az ama devamlı olanın Allah katında değerli olduğunu   söylüyor. Yani ibadetlerimiz bile planlı programlı ve  düzenli olmayı öğretiyor bize.

İbrahim bu konuda   bir soru soracak gibi baktı. Bekledim. Sorusunu sordu”  İbadetlerimiz planlı programlı olmayı öğretiyor  da çok insan ibadetlerini devamlı yaptığı halde  neden gelişemiyor?”Güzel bir soruydu.  Bu konu üzerinde  kitaplar yazılabilirdi. Ama ben İbrahim’e bunu açık, net ve anlayacağı şekilde anlatmalıydım.

Bir süre düşündüm “İbrahim ibadetlerimizi üzerine düşünerek yapmazsak, içten samimi olmazsa,  başkalarına şirin görünmek için yaparsak ve   başkaları  ne der yani el alem ne der i düşünerek yaparsak  tabii ki verimli olmaz ibadetlerde. Zaten ibadetlerin de   bir kuralı var ve bu kurallara uyulmadan yapılan ibadetlerin faydalı olamayacağı  da  kitaplarda  , dini adamlarınca anlatılıyor. Yani ibadette de   hayatta da samimiyet ve içimizden geldiği gibi yapmamız bize başarı  getirecek”.

Tam bu sırada aklıma bir şey geldi.

İbrahim’ e         öğrencilerden örnekler vererek anlatmanın   daha   etki bırakacağını düşündüm. Ve Öğrencilerden örnekler vererek konuyu anlatmaya çalışacaktım.

“İbrahim diyelim ki, seninle beraber şurada en yakın arkadaşın da gelmek istedi özgüvenli insan olmak için   sohbetlerimize katılmak istedi. İki  buluşmadan sonra  usandı.  Bahane üstüne bahane  üretti. Arkadaşlarına da  bizim konuşmamızın boş olduğunu,konuşmamızda O’nu kullandığımız, zamanını boşuna harcadığımızı  söylemeye başladı. Aradan geçen zamanda sen inanarak, severek, güzel güzel geldin, dinledin, anladın, uyguladın. Özgüvenin arttığı gibi derslerde de  verimli olmaya başladın. Özgüvenin artınca gereksiz konuşmaları  bıraktın. Sana verdiğim kitapları okudun, düşündün.Uyguladın. Sonunda tabii ki özgüvenli adam olmanın yanında  yaşamanın sevinci ile doldun. Neden?

İbrahim muzipçe baktı “ Ben sizi önemsedim. Saygıya dinledim. Sevdim. Anladım. Sizden faydalanacağıma    inandım da ondan “

Ona muzipçe baktım. “İşte ibadetlerimiz de  aynen böyledir. Samimi olunca, uygulayınca o ibadetlerden de zevk alırız. Eğer  samimi olmaz da  laf olsun , el aleme karşı dindar görünelim diyerek   zaman geçsin diyerek yaparsak o zaman da verimli olmaz  ibadetlerimiz”.

İbrahim dikkatle bakarak bana  kısık  göz kapaklarını  araladı   kara  gözleri ile bana baktı “ Anladım abi. Üzerinde düşüneceğim” dedi.

İbrahim  ve bende kahvelerimizin  soğuduğunu hissettik. O da bende kahvemizden birer yudum aldık.

İbrahim bir şeyler öğrenmenin, ben de bir şeyler öğretmenin sevincini yaşayan iki insan olarak  abi kardeş gibi sohbet ediyor, koskoca bir okul olan  dünyada  kütüphanenin   bir odasında   o odayı okul haline dönüştürüyorduk. Kimsenin dedikodusunu yapmadan, örnek alınacak   olay ve şahsiyetleri küçümsemeden, o şahsiyet ve olaylardan ders alarak   güzel bir dostluğun sevincini  yaşıyorduk.

İbrahim’e bakarak “ Sanırım el alem ne der” i ciddiye almanın insanın psikolojisinde ne derin tahribatlar yaptığını anlamaya başladın”. Dedim.

Anladım der gibi başını salladı.

İbrahim’e bakarak “ Sen kim için yaşıyorsun İbrahim?” dedim. Önce şaşırmış gibi bana baktı. “Tabii ki önce kendim için” dedi.  Ona manalı manalı bıyık altından gülerek baktım. “ Bu bencillik mi?”  O da manalı gülüşüme manalı bir gülüşle cevap verdi. “Hayır  tabii ki. Önce kendim okulumu tamamlamam iyi bir tarihçi olmam, ders kitabı dışında da kitaplar okumam, sizin gibi bizi seven ağabeylerimizle sohbetler etmem lazım” dedi. Sonra bana muzipçe bir manalı bakış attı  “  Sizin vereceğiniz dergi ve  kitapları da okumam, düşünmem, uygulamam ve  hayatıma faydalı olup olmadığını da sorgulamam   lazım. Bu bencillik değil, gelişim olacak  dedi.“

İbrahim’in bu güzel düşüncesi hoşuma gitti ve daha ilk konuşmamızda  bu kadar  konuyu anlamasına   memnun kaldım.

“O  halde  İbrahim , burada  konuşmamızda gördüğün gibi haftalık konuşmalarımıza devam edeceğiz ve  sen de ben de “ el alem ne der” i  düşünmeyecek ve  bizler bu sohbetten ne kadar zevk aldığımızı ne kadar güzel öğrenme sürecinde olduğumuzu   göreceğiz. Bu buluşmalar birbirimiz ile alay eden yani eğlenen   bir konuşma yani geyik muhabbeti olmayacak ama   arada konuşmalarımıza da  espri katacağız . Bu espriyi de ikimiz de yanlış anlamayacak ve   öğrenmenin içinde az   eğlenme olmasının faydasını göreceğiz. Pilav üstü   kuru fasülye  ya da pilav üstü döner  keyfinde olacak” deyince  İbrahim kahkahayı patlattı.

“İbrahim “ El alem ne der” i önemseyerek   insan bir yere gelemez. Bak ben 35 yıllık yazarım 12 yaşından bu yana elimden kalemi düşürmem.   Bu hayatım boyunca  binlerce kişi ile tanıştım. Okullarda konferanslar verdim. Kitaplar yazdım.  Övgü yapan  10 kişi ise eleştiren 1000 kişiydi. Beni öven 10 kişi varsa bana gerçek manada  kitaplarım için destek olan, onların basılması  için  çabalayan, kitaplarım çıktığı zaman  alarak çevresine hediye eden  sadece 10 kişiden bir ya da iki kişiydi. Çok insan da destek oluyor görünerek beni  küçümser,  “Neden kitabımı alıp çevrenize hediye etmiyorsunuz?” dediğim zaman  “ Kitabını tebrik ettik ya, çevremize anlatıyor, seni göklere çıkarıyoruz” diyerek  güya bana destek oluyor gibi görünerek alay ederlerdi”

Biraz soluklandım. Bardakta kalan son yudum kahvemi de içtim. Ardından bir bardak su içtim. Biraz olsun   beni küçümseyenlerin  verdiği kızgınlık ve kırgınlık içtiğim bir bardak suyla serinletmişti beni.

“ İbrahim Kardeş, yayınevi satmayan bir kitabı basar mı?  Beni sevdiğini söyleyen akraba, komşu, arkadaş benim kitabımı alıp okumazsa,  benim kitabımı alıp hediye etmezse çevresine, kuru övgülerin bana ne faydası olacak ?  Bizlere övgüden çok bizleri gençlerle buluştursunlar. Kitaplarımızı  eş dost 1 veya 2 tane alıp okursa  gücü olan 50 tane alsın, hediye etsin” dedim.

Bir süre sustum. İbrahim’e baktım. Beni dikkatle dinliyordu.

“Yani el alemin tutumuna baksam, ben yazarlığı bırakmam, yayınevinin de benim kitaplarımı satmıyor diye  basmaması lazım. Yani el aleme bakarsak   bir hiç olmamız lazım. Ama ben inatla yazarak okuyarak, anlatarak , yayınevi de kitabı basarak sabırla  ileriye gideceğiz. Sen de el alem ne der i bırakarak her hafta yanımıza   gelerek   öğreneceksin.  Eğer el aleme bakarsan   benim yanıma bir daha gelmemen lazım. Ama   gelirsen sana fayda sağlayacak. Bu yüzden” el alem ne der”  i terk etmek   özgüvenli insan olmanın ilk dersi. Sanırım bunu  sen de  anladın. Bunu sadece sana değil herkese anlatıyorum ben.

İbrahim anlattıklarımı  anladığını belli eden tavırla sabırla dinliyor ve  yeni şeyler öğrenmenin yanında   ben anlattıkça  eski bilgilerini de tazeliyordu.

İbrahim’in konuştuklarımdan tatmin olmadığını görünce konuşmaya , örnekler vermeye devam ederek   devam edecektim.

“Önce can sonra canan” diyen atalarımız   bununla   önce bizim güçlü olmamız   lazım ki , güçlü irademizle önce   kendimize faydalı olalım, sonra da  psikolojik ve manevi  olarak   başkalarına yardım edecek gücü bularak  onlara faydalı olmamızı   ümit ederek söylemişler”

Bir söz vardır “ Bazılarını   her zaman, bazılarını bazen, ama herkesi her zaman memnun etmek mümkün değildir” der.  

İbrahim aklına gelmiş gibi “ Ama  Abi, mesela  senin yanına geleceğim zaman, arkadaşım bana derse ki, bırak ya o adamı gel  senle yemek yemeye gidelim, pikniğe gidelim” derse ben ne ederim. Eğer o arkadaşıma gitmezsem   bana küser.

İbrahim ‘in sorusu gerçekten haklı ve mantıklı soruydu.

O’na  sorduğu sorunun mantıklı olduğunu  hissettirerek , vereceğim cevabın da bir o kadar önemli olduğunu yüz ifademle göstererek , dikkatli dinlemesini söyleyen bir ifade ile baktım.

“İbrahim buraya gelmek sana fayda sağlayacaksa buraya geleceksin. Arkadaşına beraber olacaksan ona gideceksin. İkisinin hangisinin faydalı olduğunu da  sen  aklınla karar vereceksin. Eğer benim yanıma geleceğin zaman arkadaşın sana onunla gitmediğin için küsmesinden çekiniyorsan,  demek ki arkadaşın  onun yanına gitmen için seni tehdit ediyor, senin  O’nun yanına gitmediğin zaman  küsecekse demek ki senin iyi arkadaşın da değildir. Öyle arkadaşla da özgüven sahibi olmak isteyen insan arkadaşlık kurmaz.”

İbrahim’e biraz daha dikkatle baktım. Bu anlatacağımın   şimdiye kadar anlattığımdan daha önemli olduğunu  vurgulayacağımı hissettirdim.

“İbrahim buraya her hafta gelirsen vereceğim bilgiler melayani (Boş) bilgiler olmayacak, senin özgüven sahibi olmanı,  ilerde  iyi bir Tarih Öğretmeni olursan özgüven sahibi öğrenciler, baba olursan   özgüven sahibi çocuklar yetiştirmeni sağlayacak. O yüzden  hangisinin faydalı olduğuna karar vererek  “el alem ne der “ i bırakıp “arkadaşım ne der , ne yapar” ı da bir kenara bırakarak   öğrenmeye devam edeceksin. Yok ben arkadaşımın  yanına giderim sana gelmem dersen ona da saygı duyarız  ve  ilerde  bu davranışından pişmanlık duyarsan bizleri suçlamaya da hakkın olamayacağını sanma söylemek isterim. Çünkü   neyin fayda neyin zarar olduğuna sen karar veriyorsun, kararlarından   oluşacak sonuçlardan da sen sorumlusun ben veya başkası değil.”

Bu konuşmam  İbrahim’e çok tesir etmişti. Ben de konuşmama devam ettim.

“İbrahim Kardeşim,  işte el alem ne der  veya arkadaşım ne der, bana küser mi diyen gençler kendilerine güzel bilgiler verecek  hocaları, yazarlar, bilge insanlardan uzak durarak hem gelişemiyorlar, hem de özgüven sahibi olamıyorlar.Bunun farkına  varamadıkları, kendilerini tanıyamadıkları için de kendilerini suçluyorlar.  Mesela  seninle 10 haftalık bir programda özgüven sahibi olmayı konuşacağız. Bir süre sonra  bu konuşmalar ciddiye aldığın takdirde sende “ keşke  daha sık buluşsak “ diye içinden geçireceksin.”

İbrahim beni dikkatle devam ediyordu.

“Sevgili İbrahim, hayatım boyunca belki binlerce, yüzlerce gençle tanıştım. Onlara bugün senle yapmaya başladığımız konuşmaları   yapmak istedim. Ama birkaç kişi  haricinde   bu çalışmalar başladığım 10 sene boyunca planlı programlı gelen olmadı ki anlatayım.Herkes bir iki defa geldikten sonra davetlerimizi “arkadaşıma söz verdim ona gideceğim” diyerek ret etti .Bende güle güle dedim. Ama seneler sonra karşılaştığımız  çok kişi pişmanlıklarını da anlattılar. Yani bizde iş işten geçtikten sonra insanın değeri  ve yapmak istedikleri anlaşılıyor.”

Saatime baktım. Mesaimiz bitmek üzereydi. İbrahim’e baktım sonra. İbrahim halen konuşmamı  isteyen , konuşmamı dinlemeye doyamayan  bir insanın tavrı ile bana baktı.O’na sevgi ile bakarak  dedim ki:

“İbrahim konuşmamı dinlemeye doyamadın. Bak sana bir önerim var. Ben her  hafta buluşma ve konuşmamızdan  sonra konu ile alakalı çok sevdiğim ama  daha önceden okuyarak  etkilendiğim bir kitabı sana tavsiye edeceğim. Sen bu kitabı mutlaka 1 haftada okuyacaksın ve   ertesi hafta da  kısaca bana anlatacaksın. Bende sana   tavsiyelerde bulunacağım. O kitap ta sohbetimiz kadar seni etkileyecek. Tamam  mı?”

Durdum. Biraz daha düşündüm ve  edebi üslupta yazdığım  mektuplar geldi aklıma. Her hafta   bir tanesini İbrahim’e vereyim de okusun dedim. Bu mektupları yazdıktan sonra yerel basında yayınlanmış ve  ilgi ile okunmuş   hatta bazıları defalarca  yerel  basında yayınlanmış, internette ve   kişisel gelişim dergilerinde okunma rekoru da kırmıştı. İbrahim’in de okuyarak   mektuplardan faydalanacağına inanarak  bilgisayarımda  kayıtlı olan  mektuplardan bir tane seçerek yazıcıya çıkardım.

“El alem  ne der” e bakmadan dedikodudan uzak bir dostluğu anlatan  bir mektuptu bu. İbrahim’e bu mektubu  birkaç defa okumasını  ve en yakın arkadaşlarına da okutmasını istedim. 

DEDİKODUDAN UZAK  DOSTLUK

Sevgili  Dostum,

Bugüne kadar yaşadıklarım , dedikodu yapmayan  insana rastlamadığımı göstermekte. Dedikodu insanın kendi aklının olmadığının , başkalarının görüşlerine çok önem verdiğinin ve kendini onların  yönlendirmesine teslim ettiğin manasına gelmekte.

Can dostum,

Çok insan taş taşır gibi laf taşır. Başkalarının senin hakkında duyduklarını sana taşıyarak akılları sıra sana iyilikte bulunduklarını zannederler . Halbuki , sana laf taşıyanlar , mutlaka senden de başkalarına laf taşır. Sana iyilikte bulunayım derken kötülükte bulunduğunun farkına bile varmaz. Çünkü cahil insan cahilliklerinin bile farkına varmaz çok zaman.

Can dostum,

Bir de seni başkalarının görüşleri ile tanıyan yöneticiler, arkadaşlar,  insanlar vardır. Ben çok zaman bana gelen dostlarımın  “ Senin böyle olduğunu bilmezdik , insanlar seni bize yanlış tanıtmışlar”  dediklerine şahit oldum. Onlara “ Sizin kendi bakış açınız yok mu ki , başkalarının görüşleri  ile beni tanımaktasınız?” dediğim zaman  hatalarını anlamaktalar ama iş işten geçmiş olmakta .

Canım dostum, güzel kardeşim,

Senin en sevdiğim  özelliğinde dedikodu yapmaman , başkalarını bana anlatmaman , beni de başkalarına yanlış tanıtmaman , bir insan beni sorduğu zaman anlatmak yerine , getirerek benimle tanıştırman ve onun kendi gözü ile beni tanımasını sağlaman olmuştur. Bu özelliğin sana hayran olmama , seni gerçek manada sevmeme ve sana olan   “gerçek dost böyle olur”  görüşünü pekiştirmeme sebep oldu.

Canım dostum,

Bende seni gene  kendi görüşümle tanıdım. Seni görünce içim ısındı. Geldim  seninle konuştum. Bakışlarındaki sevgiyi anladım. Senin  söylediklerine inandım, güvendim. Seni başkasına sorsaydım, onların söyleyeceklerine göre seni değerlendirseydim , gerçekten de seni tanımayacaktım ya da yanlış tanıyacaktım ve  bir dostu   kazanamadan baştan kaybedecektim. Dünya dostlarını tanımadan , yanlış görüşlerle tanıdığı için dostluklarını kaybedenlerle doludur.

Canım dostum, sevgili Kardeşim,

İnsanların kendine güveni yok. O yüzden kendine güveni olmayan insan bazen başka  insanlara o kadar güvenmekte ki, bunu  kendi görüşlerinin önüne bile  almakta. Çok zaman  Profesör, ya da yüksek rütbeli insanların bile  danışmanlarına  fazla güvenerek yanlışlar yaptıklarına şahit oldum.

Canım dostum sevgili Kardeşim,

Bu demek değil ki , insan kimseye danışmadan , kimse ile konuşmadan  davransın. Bununla şunu demek istemekteyim ki , insan ne kadar insan ile danışırsa o kadar güzel  olur. Ama bu  iş sadece işlerin nasıl yapılacağı konusunda olmalı. Konu insan tanımaya gelince  insan çevresini , yeni tanıştıkları insanları kendi görüşü ile tanımalı.

Canım dostum , sevgili Kardeşim,

Burada fizyonomi ilmi devreye girmekte. İnsanın  karşısındaki insanın hal ve tavırlarından , vücut yapısından , davranışlarından o insan hakkında  , kişiliği hakkında fikir sahibi olarak onları  tanıması ve , ona göre davranması demek.

Canım dostum , sevgili Kardeşim,

Tarihte okuduğum, yakından tanıdığım bütün   büyük şahsiyetler fizyonomi ilmini iyi öğrenmiş ve insanları tanımada çok az hata yaptıkları için de  geniş çevrede , geniş  coğrafyada  sevilmiş ve tarihte iz bırakabilmişlerdir. Senin de bende iz bırakman bu bilimi sadece bana karşı değil,  her dostuna karşı uygulamandan meydana gelmiştir. Bu şahsiyetlerden iki tanesini sayacak olursam 2. Abdülhamit ve Vali Recep Yazıcıoğlunu size sayabilirim. Bu insanların hayatını bir kere daha dikkatle okursan o zaman ne anlatmak istediğimi iyi anlayacak ve bana hak vereceksin mutlaka.

Canım dostum,sevgili Kardeşim,

Hayatta başarılı olan insanlara baktığım zaman , bu insanların ne çok bilen , ne çok çalışan insanlar olduklarını gördüm. Hayatta başarılı olan insanların ortak özellikleri  bilgilerini uygulamaları ve insanları iyi tanıyarak onlara  , onları üzmeyecekleri, onları sevgi ile ikna ederek  , yani onlar üzerinde etkili olarak , onları etkilemeleri sayesinde  başarılı olduklarına şahit oldum .

Sevgili dostum ,

Sen de aynen beni sevgin ile , ilgin ile, davranışlarınla  beni sevdiğini, bana güvendiğini ve beni dost olarak kabul ettiğin gibi.  Bu da seninle olan dostluklarımızın pekişmesine sebep oldu işte . Bu duyguların aynısını bende sana karşı beslemekteyim. Bu güzel duyguları beslemek , sana ve insanlara karşı kin beslemekten,  çok daha güzel  duygular olduğuna inandığım için sana anlatmaktayım.

Canım  Kardeşim , sevgili dostum,

İnsanların çoğunluğu , insanları iyi tanıdıklarını zannederler. İnsanları sevdiklerini , insanların da kendisini sevdiğini zannederler. Ama  eğer o insanlar belli mevki ve makamdaysalar, ellerinde bir başka güç varsa ,  o güçten dolayı kendilerine saygı duyulduğunu hiç fark edemezler.  Öyle insanlar tanımaktayım ki , emeklilikleri  bunalımlar, yalnızlıklar , sevgisiz  bir dünyada , kendisini değersiz  hisseden insanlarla doludur. Bu insanları iyi tanımamaktan , her yüze güleni dost zannetmekten meydana gelmekte.

Sevgili kardeşim,

Öyle dostluklara da rastlamaktayız ki, “Dostluk dediğin , dostluk dediğin böyle olur işte”  deriz   Bu bizim dostluğumuzu tarif eden bir dostluk değil mi ? Gerçek dostluklarda aynen böyle olmalı değil mi ? İnsanlar   bunları anlasalar sorunlar yaşamayacaklar ama , nedense kendini bilgili zannedenler , o an akıllarını kullanamayınca   işte insanları yanlış anlamaktalar , yanlış tanımaktalar. Atalarımız derler ki , “ Hırs , kibir , aşırı ihtiras, insanın kalbine ve beynine girdiği zaman , akıl oradan uzaklaşır”  Ne güzel bir sözdür bu. İnsanın aklını kullanamaması durumunda başkaları onu aklını kullanarak , onları kendi çıkarları doğrultusunda  yönlendirmekteler işte . Allah seni ve beni  böyle yanlış yönlendirmelerden korusun.

Canım dostum,

Bizlerde kendi aklımızı kullanarak dedikodulardan , yanlış yönlendirmelerden uzak kalmalıyız. Dedikodu ile hareket edenler , “ İnsanlar ne der ? “ i aşamayan kısır döngülerde yuvarlanan insanlardır. Bizler başkaları için yaşamıyoruz ki “ Başkaları ne der?” e saplanıp kalarak , kendimizi toplumun esiri edelim. Önemli olan bizim davranışlarımız ve  sevgimiz değil mi ? Bizim aklımız mı yok ki başkalarına danışalım? Bizler insanlara sevgi verelim. Bilgimize ihtiyacı olan insana da bilgimizi doğru verelim ki , o da kendi doğrusuna ulaşsın.

Sevgili Kardeşim,

Başkalarının dedikodularını “ Senin hakkında böyle düşünüyorlar” diyerek bize getiren insanlara karşı tedbirli olalım. Şunu bilmeliyiz ki , bizi seven insanlar , hakiki manada iyiliğimizi isteyen insanlar ,  bize karşı olan eleştirilerini dedikodu olarak başkalarına anlatmaz  ve bize bildirirler. Mektuplarla anlatırlar. Mektuplarımıza bizi ikna edecek cevaplar yazarlar. Olmayacak şey istemişsek , neden olmayacağını da bizlere  bildirirler.

Canım dostum, sevgili Kardeşim,

Hayatta iz bırakan insan olmak istemekteysek,  kendi kişilik yapımızdan , kendi fikirlerimizden taviz vermeden , insanları dinleyerek ama  dedikodularını dinleyerek değil , onların işe yarar fikirlerini dinleyerek, dedikodu olmayan saçma konuşmalarını da ciddiye almayarak  ama en doğru ve en son kendi kararımızı   dikkate alarak , insanları bu açıdan  değerlendirerek en  güzel ve en az hatalı kararları alarak hayatta güzel dostlukları ve mutlulukları yaşamanın  huzuruna ereriz .

Seni muhabbetle kucaklamaktayım.

Dedikodudan uzak bir dünyada sevgi ile dostluklar dilerim.

İbrahim1e mektubu verdikten sonra  Mümin  Sekman’ın  “Her Şey seninle Başlar” kitabını  çekmecemden çıkararak İbrahim’e verdim.

“ Bu kitabı severek  birkaç defa okudum. El alem ne der’ i  en güzel anlatan bir kitap ve  pek çok öğrenciye de hediye ettim. Hatta    birkaç  tanesini de  hocalara  hediye ettim. Seninde severek   birkaç kere okuyacağına ve faydalanacağına eminim. Bu mektubu ve kitabı da okuduktan sonra, artık konuşmamızın devamlı olmasının ne kadar fayda sağlayacağını   sen anlayacaksın ya da “ El alem ne der” e bakmaya devam ederek bizim yanımıza   gelmez ve arkadaşlarının peşinden gitmeye  devam edersin. Buna da saygı gösteririm. Sen gelmediğin zaman da   bu gibi gzel kitapları ben bulup okurum ve kendimi geliştiririm.  Sen gelirsen  sana anlatırken ben de gelişirim”

Konuşmam bitince ayağa kalktım. İbrahim’de konuşmamdan çok etkilenmiş , şaşkınlıkla bana bakıyordu. Saygıyla gelerek eklimi  sıktı. Ben de ağabey  sevgisi ile onu kucakladım.  Beraber odamı kilitleyerek   yakında bir çay evine uğrayarak çay içtik O  kendi öğrenci evine  güzel şeyler öğrenmenin  ve bir güzel  kitaba sahip olmanın, bende  bir sevdiğim gençle bilgilerimi paylaşmanın mutluluğu ile kendi evime doğru yola çıktım…

YORUMLAR

    Bu yazıya henüz yorum eklenmedi.

Köşe Yazısını Yorumla

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.İşaretli alanların doldurulması zorunludur. *


Tartışma Başlat