TAHTA KILIÇ, IŞIN KILICINA KARŞI

            Yaş kemâle erdikçe geçmişi yâd etmek bir alışkanlık halini alıyor. Yerli yersiz, söze fırsat bulunan her an, dinleyicilerin etrafımızı sardığı her mecliste; “Hey gidi günler.” diye başlayan cümleler kurmak için uygun vakti kollar olduk.  Aynaya bakmaya gerek yok. Su gibi akıp gidiyor zaman. Değişimi yaşadığımızı gözlerimizle gördük, dünyanın yaşadığı çalkantılara belki de en fazla şahit olan talihsizler arasındaki yerimizi aldık. Elimizden oyuncağımızı alıp, teknolojinin o akıl alıcı parıltılı dünyasını bıraktıklarında avuçlarımıza, çok geçti artık bazı şeyler için. Kapitalist bir kıskaçtaydık ve her gün biraz daha boğuluyorduk dişlilerin arasında. Bütün oyuncaklarımız birer antika, sokak oyunlarımız bir masal ve “Birimiz hepimiz için…” diye başlayan sokak savaşlarımız da maziden bir yaprak olarak tozlu kitap aralarındaki ve yıpranmış zihnimizdeki yerlerini almışlardı.

            Üstadın şiirinde söylediği ; “sapan taşlarının yanında füze / başka alemlerle farkımız bizim.” dizesindeki sahneleri şükür yaşamasak da canlı şahidi olma bahtsızlığını yaşıyoruz. Sapan taşını oyuncak olarak gören bizler için çok farklı bir duygudur bir sapan taşıyla bir füzeye ya da tanka taş atmanın verdiği tarifsiz hırs ve mutluluk. Ortadoğu ve özellikle Filistin dendiğinde gözlerde canlanan en net görüntü, elindeki taşı olanca kuvvetiyle üzerine doğru gelen tanka atmaya çalışan çocuktur. “Ha gayret deriz, biraz daha gayret.” Oyuncağı silah olan, düşlerini makineli silahlar, tanklar süsleyen çocuk için bir oyuncak nedir ki kocaman dünyada? Ölüm bir adım ötesinde olan için ileriye doğru savuracağı bir taş, dünyanın bütün oyuncaklarına bedeldir.   

            Yaşadığımız modern çağ, hepimizi oyuncağı elinden alınmış kalbi kırıklar yaptı. Bu çağ bir bir elimizden aldı bizim olan her şeyi. Bunu öyle bir ustalıkla yaptı ki içimizden uçup gidenlerin acısını bile hissetmeye vaktimiz olmadı. Her şeyimiz suni her şeyimiz sahte oldu. Bir söğüdün dalından yaptığımız düdüğün çıkardığı tatlı nameyi hiçbir süslü mızıkada bulamadık. Kırlarda çevirdiğimiz bir çemberin dönüşündeki ahengi, uzaktan kumandalı oyuncakların evin ortasında, ayakaltında dönüp durmasında bulamadık. Büyük bir sevinç ve heyecanla çevirdiğimiz topacımızın çıkardığı inlemeyi, pilli şarjlı, ışıklı topaçlarda duyamadık. Bile bile ele verdik kendimizi ve oyuncağı elinden alınan masum çocuklar olduk.

            Çocuklarımızı avutacak masallarımız da kalmadı artık. Uzun kış gecelerinde, yanan sobanın etrafına dizilmiş masal dinleyen çocuk fotoğraflarına Hayat Bilgisi kitaplarında bile rastlayamıyoruz. Çocuklarımızı avutacak ışıltılı oyuncaklar aldıkça, çocuklarımız biraz daha uzaklaştı bizlerden. Barbi bebekler, savaş arabaları, şarjlı –uzaktan kumandalı arabalar girdikçe evlerimize daraldıkça daraldı odalarımız. Daracık odalarda, çocuklarımız çok uzağımızda kaldı, oyuncakların ışıltıları kamaştırdı gözlerimizi.

            Tahta kılıçlarımızla savaş hazırlıkları yapsak da yenileceğimiz apaçık ortada. Bir söğüt dalından, rengârenk bilyelerden, küçük bir çakıdan, tahta arabalardan medet umsak da yangın başladı bir kere.  Bizi içine alan bu yangın her gün biraz daha hızını arttırıyor. Sokaklarda “Kahrolsun!” diye bağırdığımız emperyalizmin oyuncakları çoktan çocuklarımızı esir aldı. Pervasızca tükettiğimiz bol yıldızlı oyuncakların bir mermi olduğu gerçeğini unutarak, kabul etmeyerek, yeni sürprizler yaptık çocuklarımıza. Açılan her sürpriz kutusu, bir bomba oldu evimizin saadetini dağıtan. Sımsıkı sarılmaya çalıştıkça çocuklarımıza, aramıza oyuncaklar girdi, ayırdı bizi birbirimizden. Işık saçan silahlarının hedeflerinde olduk yeniçağ savaşçısı çocuklarımızın, rol icabı vurulduk, rol icabı yenildik girdiğimiz savaşlarda.

            Sizler şanslısınız mı demeli çocuklarımıza, yoksa bizden uzaklaştıklarını gördükçe biraz daha sıkı sarılmalı mıyız onlara? Bizim çocukluğumuzda bunlar yoktu deyip her gün yeni bir yalancı mutluluk mu getirmeliyiz onlara, yoksa elinden tutup kırlara mı açılmalıyız güneşi selamlamak için?

            Her şeye çok çabuk ulaştığını gören ve bunu yaşayan çocuklarımızın karışan zihinlerini açmak için güneşle uyandırmalı onları, masallar okumalı, duayla büyütmeli, bol bol sevmeliyiz.  Yenileceğini bilse de tahta bir kılıç yapıp, bir söğüdün dalından at verip altına, salmalıyız cenge. O zaman belki gazamız mübarek olabilir.