KINALI ALİ'Yİ SAHİPLENMEK

Mehmet Emin ULU

Ebediyet bahçesinin serazat nağmelerine gönül vermiş nice insanlar vardır. Bu insanlar öylesine kutlu insanlardır ki; doğdukları andan itibaren “Bezm-i Elest”e kulaklarına üflenen uhrevi yolun nağmelerinin büyüsüne kapılırlar. Doğumları başka, ölümleri başka, gülüşleri başka, yürüyüşleri başka, duruşları başka, oturuşları başka, susmaları başka, konuşmaları başkadır.

Her hallerinden onların uhrevi yolun yolcuları olduğunu anlarsınız.

Türkler, İslâmiyet’i kabul ettikleri tarihten itibaren bu kutsal yolun yolcusu olmak için, canlarını “İla Kelimetullah” adına seve seve vermekten hiç çekinmemişlerdir. Hatta savaşa meydanlarında şehit düşmedikleri için, sabahlara kadar gözyaşı döken nice güzel insanları biliyoruz. Şehitlik uğruna evini- barkını, yurdunu-yuvasını terk ederek şehit oluncaya kadar mücahede eden Alperenlerin menkıbeleri öteleri ötesi bir dünyanın sevda kervanları andırır.

Türk ailesinde bu tür isimsiz kahramanların yakınları mücahit yetiştirmenin verdiği gururla; çocuklarını savaşa gönderirken hep “Ya Gazi Ol, Ya Şehit!” “İkisi de Allah için mukaddestir.” “İkisi de, Resul yolunun bekçileri için bir şereftir!” sözleriyle yolcu ederler.

Size Çanakkale Savaşında bütün benliğimizi sarsan, beyinleri allak bullak eden Kınalı Ali’nin Destanını burada anlatmak istemiyorum.

Akıl vurgunu, materyalizmin, ateizmin ve de daha bilmem ne tür izm mensuplarının; bir başka ifade ile “Haluk’un Amentüsü ve Zelzelesi fikriyatının sütunları altında ağdalı hayatı yaşayanların” ummanların kükreyişlerini; mahzenlerde yıllanmış Fransız Şaraplarını dudaklarına bıraktığı kekremsi lezzetin cazibesine tercih edenlerin böyle bir destanının havasını anlayabileceklerini düşünmek istemiyorum!

Gelibolu Savaşında başına kına yaktığı oğlunun Gül Muhammed Yolunda şehitlik şerbetini içtiğinin farkında olmayan Mübarek Ananın, şu mektubunu okuyan asker arkadaşlarının ruh halini şu günlerde kaç beni âdem anlayabilir?

İşte o mektuptan bir bölüm:

"Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye gidecek küçük kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme." Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra "şimdi ananın sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu.

Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından yazılmıştı, şöyle diyordu anası:

"Oğlum Ali, yazmışsın ki, kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de yakma demişsin. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler. Bizde üç işe kına yakarlar;

Gelinlik kıza. Gitsin ailesine, çocuklarına kurban olsun diye.

Kurbanlık koça. Allah'a kurban olsun diye.

Askere giden yiğitlerimize... Vatana kurban olsun diye. Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun."

Düşman amansız mermileri karşısına çıktıklarında, oraklar önünde yığılan ekin gibi biçilecekleri bilerek, savaşa sevinç çığlıkları atarak giden ve hepsi şehit olan körpe askerler…

Ve onların silah arkadaşları…

Hayır, Cennet komşuları!...

Onlara Rahmet etmek ve dua okumaktan başka ne yapabiliriz?

Geçen Hafta Cumartesi günü “18 Haziran 2011” Kınalı Ali’nin köyündeydik. Yaylakent’te…

Kına Ali Yaylasında onun adına düzenlenen şenliklerin üçüncüne katıldık.

Ve onlara sahip çıkmak isteyen günümüz insanları…

Zile’de bir avuç insan…

Ahmet Divrikoğlu... Kınalı Ali’nin Üçüncü Göbekten Torunu Ali Emmi ve onun Torunu Ezgi kızımız.

Ne güzel de okudu Kına Ali Destanını, ne güzel!…

Bir avuç insana…

Kimse yoktu demeyeceğim…

Sahipsizliğin ve kimsesizliğin bu kadar çığlık çığlığa olduğu bir mekânda; Kızılcahamam’da parayla yer ayırtanlar, siyasiler, Zile Platformu, “40. Sanat Yılını” kutlayanlar ve daha niceleri yoktu…

Kınalı Ali’yi yürekten candan sevenler ordaydı… Belki birileri kalben de oradaydı.

Fakat o dağ taş dolu olmalıydı…

Değildi bomboştu…

Ülkenin içine her an ateşten lağımların atıldığı bir dönemde; Kınalı Ali Ruhuna her şeyden daha çok ihtiyacımız olduğu günlerde hepimiz orada olmalıydık…

Üzüldüm…

Biz gerçekten, ne Kınalı Ali’nin, ne de onun ruhunun farkındayız.