TATİLDE ROMAN OKUMAK

Mustafa UÇURUM

 

            Bizde okumak dendi mi hemen akla romanlar gelir. Roman okumak kitap okumakla eşdeğer tutulduğundan, kitap okuyan kişilerin elinin altındaki kitapların genelde roman olduğu sanılır. Roman ki okumak için en rahat türlerdendir. Bu kanıya varmaya sebep belki de bu rahatlıktır. Bir düşünce kitabını her zaman okumazsın ama roman için zaman ve mekânın pek de önemi yoktur.

 

Olaya dayalı anlatıma yaslı bir millet olduğumuzdan romanlara olan tutkunluğumuz bu yüzden çok eskilere dayanır. Destanlar, halk hikâyeleri, masallar bizim değişmezlerimizdendir. Okumaya yazmaya bilmeyen dedelerimizin nenelerimizin bile zihinlerinde ya bir masal ya da bir halk hikâyesi mutlaka saklıdır.

 

Çocukluğumda sokağımızdan hikâye satıcılar geçerdi. Boyunlarında bir teyp, ellerinde kocaman kâğıtlara yazılmış, genelde gazetelerin üçüncü sayfalarına malzeme olan olayların derlenip toparlanmış hallerinin anlatıldığı hikâyeler. Teypte ise bu olayın türküsünü söyleyen yanık sesli türkücünün cızırtılı sesi. Bu hikâyelerden çok alıp da anneme, mahalledeki teyzelere okuduğumu hatırlarım.

 

Ben roman okumak için genelde tatili beklerim. Roman okumayı tatillere daha çok yakıştırırım. Okumak istediğim romanları bir kenara ayırıp tatilde sırayla okumaya çalışırım. Kütüphanemdeki kitaplardan ilk aldığım kitabımı lise birin yarıyıl tatilinde bir edebiyat ödevi için almıştım. Refik Halit Karay’ın Sürgün romanıydı. Bir solukta okumuştum. İlk kez kendimin olan bir kitabım olmuştu. Zaten o gün bu gündür iflah olmaz bir şekilde hâlâ kitaplar almaya devam ederim. Emanet kitap okumam.

 

Ortaokul yıllarımda okul kütüphanesinin sorumlusu idim. Binlerce kitap vardı önümde. O kitaplardan özellikle romanları eve götürüp anneme okurdum. Annem okumayı bilir ama dinlemek ona daha keyif verici gelir. Ahmet Günbay Yıldız’ı, Raif Cilasun’u, Hekimoğlu İsmail’i hep o yıllarda okudum ben. Hepsini de sesli sesli, annemin biz diziyi izler gibi dinlemesine kendimi kaptırarak. Minyeli Abdullah romanını 2-3 kez okuduğumu hatırlıyorum.

 

Şimdi öğrencilere kitap okuyun dediğimde sanki ders çalışmanın dışında bir şey istiyormuşum gibi kulak ardı ediliyor söylediklerim. Testlerle boğuşan öğrenciler hayatı bile a,b,c,d şıklarının arasında aramaya başladıklarından bu yana okumak onlar için uzak bir ülke. Bilmiyorlar ki anlamak, okuduğumu algılamak okumaktan geçiyor. Paragraf sorularının uzunluğundan yakınıyorlar. “Oku oku bitmiyor.” diyorlar.  “Bitmez elbette.” diyorum. “Köşe bucak kaçtığınız kitapları okusaydınız o paragraflar size çerez gibi gelirdi.”

 

Dünya edebiyatında olsun Türk edebiyatından olsun okunacak o kadar çok kitap var ki. Okunacak bunca kitaba rağmen ne kadar bir kısa hayatımız olduğunu düşünürsek, boş geçirecek bir an’ımızın bile olmaması gerek.

 

Okumayı keyifli hale getirmek için okuma anlarını roman ve hikâyelerle çeşitlendirmek serin bir vadide yol almak gibi zihnimizi rahatlatır. Mustafa Kutlu’dan bir hikâye okumak, Cengiz Aytmatov’la bozkırlara açılmak, İhsan Oktay Anar’la tarihe süzülmek; Orhan Pamuk’tan ve iğrenç bir bataklığa benzeyen roman dizilerinden uzak durmak size daha iyi gelecektir.