AFRİKA NE KADAR UZAK?

Çocukluğumdan beri hep bilirim ki Afrika açtır, susuzdur, sahipsizdir. Bize Afrika dendiğinde aklımıza gelen fotoğraf; kapkara yüzleriyle, bir deri bir kemik kalmış çocukların yardım bekleyen iç yakıcı bakışlarıdır. Sahipsizliğin, sömürülmenin, yüzüstü bırakılmanın en doğru adresi Afrika’dır. Çok yıldızlı ve çok uluslu milletlerin görmezden geldiği bir coğrafyadır Afrika.

           

Sömürüyle, iç çatışmalarla zaten rahat bir nefes alamayan bölge insanının boynunu büken kıtlık, susuzluk gittikçe kendini daha da hissettirmeye başladı. Havalar ısındıkça, yağmur oralara uğramadıkça açlık denen felaket daha çok can alacağa benziyor.

           

            Sofrasında her gün çeşit çeşit yemek olanlar için “açlıktan ölmek” sözü çok uzak bir anlam olarak hissedilebilir. Bu devirde bir insanın açlıktan öldüğünü düşünmek bile insanın aldığı lokmayı yutkunurken bir kez daha düşünmesini gerektirir. Bu talihsizliği elbette hiçbir Afrika vatandaşı hak etmiyor. Bizler dört bir yanı cennet gibi bir coğrafyada yaşayanlar belki onların neler yaşadığını anlamakta güçlük çekebiliriz ama şimdi dünyanın yalnız bir coğrafyasında açlıktan ölen insanlar var. Sömürge haline getirirken, misyonerlik faaliyetlerini gerçekleştirirken hatırladıkları Afrika’yı şimdi akıllarına bile getirmeyen uygar ülkelerden de medet ummak çok uzak bir ihtimal gibi görünüyor.

 

            Abdurrahim Karakoç Afrika’nın bu dramını “Siyah Ağıt” şiirinde ne de güzel anlatır.

“Önce ellerinde İncil sonra tüfekle geldiler / Evlere, ekinlere, bizim olan topraklara/ Uzak ülkelerin uğursuz insanları / ne hakla geldiler / "misafir olmak, dost olmak dururken/ şart mıydı ellerinde silah olması./ bizim de yüreğimiz vardı / sevmesini bilirdik./ suç muydu derilerimizin siyah olması./ dövdüler, vurdular, sürdüler / öz çocuklarımızı öpüp koklayamadık / bize ait olan her şeyimizi /yeni efendilerimiz aldılar. / namusumuzu bile saklayamadık. / ve işte onlardan geriye kalan: boş bir kilise, taş bir kule, bronz bir çan.”

 

            Batılıların bu tür insanlık dışı saldırılarına alıştığımız için her gün açlıktan ölen insanlar için onlardan bir medet ummak da beyhudedir. Burada yine bize İmanımız seslenmekte ve dünyanın hangi noktasında olursa olsun muhtaç olanlara yardım etmemizi salık vermekte. İman sahibi bir kimse “bana ne” diyerek yaşantısını sürdüremez. Kendinden başkasını düşünmeme lüksü yoktur müminin. Kalbini imana teslim etmiş bir kimse elinden gelen ne varsa ihtiyaç sahiplerine ulaştırmakla yükümlüdür. İmanı yaşamak demek kalbini dünyaya açmak, kalbini mazluma açmak, kalbini zulme siper yapmakla olur.

 

            Ben ne yapabilirim derdine düşmek bile büyük bir adımdır. Bir damla suyun kıymetini bilerek içmek gibisi yok. Afrika’da açlıktan ve susuzluktan kırılan insanların başlarına gölge olacak, yüreklerine ferahlık verecek o kadar çok yol var ki. Birinin ardına düşmek ve dualarla hayırlar göndermek şimdi yapılacak en büyük adım olacaktır. Bizim için sıradan görünen bir bardak suyu içmenin Afrika’daki bir çocuk için dünyalara bedel olduğunu unutmamak gerek.

 

            İnsan eğer kalbine bütün sevgileri sığdırdıysa Afrika bile uzak değildir artık. Batılı ülkeler geldiler o topraklara, talan ettiler ve gittiler. Şimdi sanki hiçbir şey yokmuş gibi hayatlarını sürdürüyorlar çünkü artık onlardan alacakları bir şey kalmadı. Kenya Kurucu Devlet Başkanı Kenu Kenyattu’dan ibretlik bir demeç: Batılılar geldiklerinde ellerinde İncil,

Bizim elimizde de topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda, bizim elimizde İncil, onların elinde, topraklarımız vardı...”

            Bizler imanımızla, en insan yanımızla, en kardeş duruşumuzla Afrika’ya ulaşacağız. Elimizden ne geliyorsa, dilimizden ne kadar dua dökülüyorsa orada olduğumuzu göstereceğiz.

Çünkü imanı olanın kalbinde bütün coğrafyalara yer vardır ve her yer en çok da ona yakındır.