HAYATIMIZ HİKÂYE

Anlatıma dayalı bir coğrafyada yaşıyoruz ve bu topraklarda var olduğumuz günden beri yaşadıklarımızı hikâye etmede büyük başarı gösterdiğimiz ortadadır. Her zaman bir hikâyemiz var ve yaşamak bizim için uzun soluklu cümlelerden ibaret. Bazen bir divanın mesnevisinde, bazen bir destanın toz duman ortasında ya da gözleri yolda bir bekleyenlerin umut dolu bakışlarında damla damla yüzülen hikâyelerimiz oldu ve yaşamak bizim için uzun soluklu bir diriliş demekti.

Bizde hikâye dendiğinde adının mutlaka anılması gereken isimler vardır. Olmazsa olmazlarımız olan bu isimler Türk hikâyeciliğinin de yapı taşını oluşturmaktadır ve onların açtığı yolda ilerleyen hikâyemiz günümüzde de varlığını sürekli gelişen bir çizgide sürdürmektedir. Ömer Seyfettin, Refik Halid Karay ve Sait Faik Abasıyanık, edebiyatımızın hikâyeye bakan yüzünün temelini oluşturan isimlerdir. Bu isimler arasında Refik Halid, ham anlatım tarzıyla hem de ortaya koyduğu hikâye kuramıyla farklı bir yere sahiptir.

Hikâyenin yaşanmışlıkla olan irtibatı çok kuvvetlidir. Yazar yaşadıklarını ya da şahit olduklarını hikâye ederken çoğu kez kendi hikâyesinin ardına düşmektedir. Refik Halid’in hikâyelerine baktığımızda çoğu kez kahraman olarak yazarın kendisi karşımıza çıkar. Bu hem Memleket Hikâyeleri’nde böyledir hem de Gurbet Hikâyeleri’nde.

Hem mesleği gereği hem de yaşadığı sürgünlüklerin bir sonucu olarak hem Türkiye’yi hem de yurt dışını tanıma imkânı bulmuş olan Refik Halid, yaşadığı coğrafyanın hikâyesini yaşamayı ve anlatmayı ihmal etmemiştir. Ortadoğu’nun birçok ülkesinde bulunmuş, çöl sıcağında, Araplarla beraber hayatını her şeye rağmen sürdürmeye çalışmıştır.

Memleket Hikâyeleri, Anadolu’nun sesi soluğu olmuş bir kitaptır. Sıradan insanların hayatından tutun da iş hayatına, eğlence hayatına kadar birçok ayrıntı bu hikâyelerde yer almıştır. Anadolu’yu görmezden gelenden, İstanbul’dan çıkmadan lüks dairelerinde köy hikâyeleri yazan yazarların karşısında Refik Halid tam anlamıyla yaşayarak yazan bir yazar olarak eserlerini ortaya koymuştur.

Refik Halid hikâyelerinin dili oldukça sade bir Türkçe ile kaleme alınmıştır. Tam bir Türkçe aşığı olan yazarın dillere destan Eskici hikâyesi, onun Türkçeye verdiği değerin en önemli göstergesi olan bir hikâyesidir. Gurbet Hikâyelerinde yazar, hem dil olarak hem anlatım olarak sade bir üslup kullanmaya dikkat etmiştir. Çöl sıcağının bunaltıcı yüzünün yanında Memleket Hikâyelerindeki Anadolu’nun serinliği aynı güzellikleri işaret etmektedir.

Refih Halid, hikâyelerinde mekân olarak genelde şehirden uzak yerleri tercih etmiştir. Anadolu’nun kuş uçmaz kervan geçmez köylerinde yaşayan sıradan inanların hikâyeleri en içten bir anlatımla yazarın cümlelerindeki yerini almış. Yazarın da çoğu kez içinde yer aldığı olaylar okuyucuya günlük olayların akışı içerisinde verilmiş.

Hikâye türünün ağırlık kazandığı, birçok hikâyecinin eserlerini vermeye başladığı bir dönemde Refik Halid, hiciv yazıları ve roman çalışmaları arasında hikâyeleriyle de dikkat çekici çalışmalara imza atmıştır. Onun hikâyeleri, daha sonraki yıllarda Anadolu’yu anlatacak olan birçok yazar için de ışık olmuştur. Duygu yönü ağır, yoğun tahliller içeren bu anlatım tarzı hikâyeciliğimizde yeni bir yol açan özgün bir anlatımdır. Bu hikâyelerde anlatılanlar Anadolu’nun kendisi, çölün tam ortasındaki kum fırtınasının insanı içine alması gibi bir etkiye sahiptir.

Bazı hikâyelerdeki anlatım tarzı Sabahattin Ali hikâyelerinin havasını sezdirse de Refik Halid, hicivde kullandığı sivri dili hikâyelerinde pek kullanmaz. Onun hikâyeci yanı sıcak ve Anadolu gibi yürektendir. O, Memleket Hikâyelerinde bir öküzü bile anlatırken öyle içli bir anlatım kullanır ki hikâyenin sonunda kasabın ardına büyük bir keyifle düşen öküzün haline okuyucu derin bir “ohhh” çeker. Yazar, duyguları aktarmadaki başarısını hikâyelerinin tümünde ustalıkla kullanmaktadır. Bu da onun hikâyelerini aradan geçen yıllara rağmen halen diri tutmaktadır.

Gurbet Hikâyelerinin birçok yerinde anlatılan olayların Anadolu ile bir kan bağını hatırlatması, yaşadığımız büyük coğrafyanın nasıl olup da birbiriyle örtüştüğünü göstermektedir.  Aynı gökyüzüne uyanan insanların aynı umutlarla yaşadığına şahit oluşumuzun hikâyesini anlatan yazar, gurbeti kendisi yaşarken bize de gurbetin kahredici yüzünü göstermeye çalışır. Bunu bazen bir küçük çocuğun çözülen dilinde yaşatır bazen bir esirin kuruyan gözyaşlarında hissettirir.