SANATIN VE SANATÇININ NAMUSU

Mehmet Emin ULU

 

“Hiçten düzülüp yapılma bir put,

Hiçlikler için tapılma bir put.”

 

                Sanat; insan ruhunun bedii güzelliklerinin estetik bir anlayışla ses, söz ve görsel değerlerle yeniden yorumlanıp ortaya konmasıdır.  Bu işi yapan kişilere de sanatçı denir.

                Varlıklar âleminin içinde en yüce varlık, elbette insandır. İnsanın en güzel vasfı da hiç şüphesiz bedeninde canlılık ve ruhsal olayların tümünün var olmasına sebep olan ruhtur. Ruh, latif bir varlıktır.  İnsanoğlunun üstün varlık olmasının sebebi de elbette bedenideki renksiz, kokusuz ve görünmeyen bir varlık olan ruhtan ileri gelmektedir.

                İnsan bedeninin heva ve hevesiyle yoğrulan ruhların cisimler âlemindeki tezahürüyle iyilikler ve kötülükler ortaya çıkar. Kişi de bu değerler manzumesi içinde hayatına yön verir.        

                Sözü uzatmanın bir manası yok… İnsan mayasına göre davranış biçimi geliştirir.  Çevre, imkân ve aldığı terbiye ona yön verir.

                Yirmi yıl önce bir belediye başkanının müstehcen bir heykel için “ Böyle Sanatın İçine Tüküreyim!” diyerek başlattığı polemiğin hangi boyutlara vardığını biliyorsunuz.  Burada içine tükürülecek sanat mı yoksa sanatı beden kafesinde yoğurup ortaya koyan sanatçı mıdır?  

                Edebiyat tarihine şöyle bir göz attığımızda sanatın hangi boyutta çirkinliğe vesile olduğunu görmek mümkündür.

                Ünlü Divan edebiyatı yazarı Şair Nefi’nin hayatında ne denli küfürbaz olduğu; yazdığı “ Siham-ı Kaza” adlı kitabında anasından babasından başlamak üzere nasıl küfrettiği bilinmektedir. Zaten ölümüne sebep de; küfür etmemek üzere ettiği yemini bozmasından dolayı Sadrazam Bayram Paşa tarafından boğdurulduğu bilinmektedir. Bu yüzden “Gökten nazire indi Siham-ı kazasına/ Nef’i diliyle uğradı Hakk’ın belasına ”diye tarih düşürülmesi de boşuna değildir.    

                Ziya Paşanın terkibi bendindeki sözlerin de törpülenmiş fakat insan ruhunu inciten beyitlerle dolu olması sanatın namus ve ahlak anlayışlının bir başka boyutudur.  Ömer Seyfettin’in gümrükten geçerken elindeki halis Hint halısını alıkoymak isteyen gümrük memurunu kandırmak için hemen halıyı seccade yapıp namaz kılması da sanattan ziyade sanatçının anlayışının bir tezahürü olsa gerek…  

Tevfik Fikret’le Mehmet Akif Ersoy’un “ Protestanlara zangoçluk” etmek konusundaki edebi kavgaları da sanat ve edebiyatımızda bazı değer yargılarının hangi boyuta kadar vardırılabileceğini gösteren numunelerdir.   

                Cumhuriyet Türkiye’sinde sanat ve sanatçının değer anlayışının daha çok dalkavukluk bazında ne kadar yükseldiğini izah etmeye bilmem lüzum var mı?

Yalnız “Kâbe Arap’ın olsun bize Çankaya yeter!” mısrası bile dalkavukluğun boyutunu ifade etmiyor mu?

                Ya “Güzel Türkçe Hece bize, Arapça gece bize” diyerek ülkeye ilk kez “Kürt Alfabesi” üzerinde çalışma yapan Türk Milliyetçiliğinin Manifestosunu yazan sonra da içinden çıkamadığı felsefi düşüncelerin kumpasında intihar eden yazarın edebiyattaki ve sanattaki namus anlayışına ne demeli…

                “Sessiz Gemi” yazarının bulunduğu sohbetlere sık sık katılan Nazım Hikmet’in “Eski, Şiirin Rüzgârıyla, Kendi Gök Kubbemiz” gibi kitapların yazarının annesiyle ilişkisini duyduktan sonra “Seninin inandığın her şeyin içine…” diyerek, Sosyalist olup hapisten sonra Rusya’ya giden Nazım Hikmet’e bu ülke uzun süre haksızlık etmedi mi? 

                Sanat ve sanatçının namusu üzerine yazılacak o kadar çok şey var ki… Bunları alt alta sıraladığımızda koca bir kitap olması işten bile değil…

                Son yıllarda benim asıl kızdığım; sanatın iğrenç emellere alet edilmesidir.  İnsan ruhunun yüceliğinin sembolü olan sanat ve edebiyat ortamlarında timsah gözyaşları dökerek oraya buraya yaltaklanan; gencecik hanımların ve beylerin kanına giren şeytan tüyü takmış insanların davranış biçimleridir… 

Bir de kırdıkları onca cevize, yakıp yıktıkları onca kalbe rağmen pişkin pişkin aynı ortamlarda boy göstermeleri yok mu, insanı deli ediyor?  

                Bu şeytan maskesi giymiş sanat ve sanatçı adına yüz karası insanlar, bu işi yapabilirler… Kolay kolay bu işten vazgeçmeyecekleri de bellidir. Çünkü şeytani karakterleri onları böyle yönlendiriyor…

Ya bunca namussuzluğu, edepsizliği, bildikleri halde onları destekleyip koruyanlara ne demeli?

                Bana göre, şeytan tüyü takmış bu tür insanlardan çok;  Onların bu hareketlerine, toplumu ve bireyleri örseleyip kullanıp bir kenara attıklarını bildikleri halde göz yuman, koruyup kollayan, ağabeylik ve amirlik yapanların davranışlarıdır… Abi, amir, koruyucu eş ve dostlar toplumu daha da örseleyeceği somut bilgilerle ortaya koyan insanları korumayı devam etmeleri hangi muhasebenin ne tür bir namus anlayışının sırlı aynalara yansımasıdır? Acaba koruyucu ve kollayıcıların sırları silip aynaya bakmaları icap etmez mi?

                Sanat ve edebiyatın ulvi değerlerinin içine süfli heveslerini karıştıranların şerrinden Allah korusun!

Hele onların melanetini bildikleri halde hâlâ koruyup kollayanların şerrinden de Allah’a sığınırım…      

                Bakınız dünkü dalkavukların halini Hasan Ali Yücel bir şiirinde nasıl dile getiriyor:

               

Allahsıza hiçlik oldu Allah,

Varlıktan edince gönlü ikrah.

 

Herkes seni başka başka anlar,

Bir gün inanır inanmayanlar.

 

Çırpındı da yok deyip direndi,

İdrâkini put yapıp beğendi.

 

Hiçten düzülüp yapılma bir put,

Hiçlikler için tapılma bir put.

 

Bıktım kula kul eylemekten,

Her hırsı çıkarmışım yürekten…

                                                               Allah Bir… 1961

 

                Ya bugünkü dalkavukların; sanatını namussuzluğu örtmek için kullanan namussuzlardan kim söz ediyor?

                Gelecek hafta da ona temas edelim…