GERİYE BIRAKILAN GÜLÜMSEYİŞ

24 Mart 2010 tarihinde 96 yaşında aramızdan ayrılan Mahmut Varol Dede’nin aziz hatırsına.

 

Üşütmeyen rüzgarın okşayan serinliğinde tenimin her hücresini tek tek ziyaret eden ben var içimde. Neden böyle bir görev üslendiğini bilmediğim ılık rüzgar, tatlı   tatlı huzuru kendi sessizliğinde sürekli üflüyor.

Mevsim bahar mı, kış mı karışımında bir gün. Doğduğum köyde çok sevdiğim büyükler baki aleme yürüyor peş peşe.

Bir sela  makamınca yürekleri dağlayan okuyuşa, dinleyişe, hasret bıraktı bizi. Ne zaman bir yakınımın cenazesine gitsem ondan dinlediğim su selası’nın makamları altüst eden sade ve güzelliğinde ağladığım vakitler daima aklımdadır. 

Sabahın tam baharlaşmamış dua vaktinde bir horoz sesi. Gece yarısından beri hazırlık yapıyorum dercesine, ötelere çok ötelere ulaşmasını istediği sesine kendince makamda vererek alacakaranlığı yara yara gelişi. Pimapen de olsa pencere köşelerini delip odaya süzülüşü.

Kalk artık ne yatıyorsunuz, bu sabah mutlaka erken kalkmalısın. Birincisi dua vaktidir. İkincisi yine dua vaktidir. Uzanıp pencereyi açtı, perdeleri aradı, yorganın altındaki yüzüme baktı. Son kez horoz ötmüşlüğünü duymam gerektiği inancıyla nesi var, nesi yok alabildiğince bütün gücünü kullandı beni uyandırmak için.

Her köye gittiğimde ellerini öptüğüm, mutlaka çay içip sohbet ettiğim, karşılıklı  benden bir beyaz pamuklu yakıp gönül muhabbeti yaptığım baba dostum, büyüğüm, Mahmut  dede ebediyete yürüdü. Peki şimdi kim dolduracak onun yerini, kışın en soğuk günlerinde hiç üşünmeden Kelkit’ten kim abdest alacak, cenaze evin önünde yıkanırken kim sela verecek. O sesi, ifadesinde daima zorlanacağım ağlayan ve ağlatan sesi duymadan nasıl cenaze namazına hazırlanacağım..

Gözlerimde bitmeyen damlaların dozunu  hep onun sesiyle yarlandırdım.

Tarihin ve dahi benim elli yaşımın zaman zaman tahlilini yaptığım dertleştiğim, hal hatır sorduğum, kendilerince bütün sırlarını dinlediğim büyüklerim.

Tesbih tanelerince bir bir bitiyorsunuz.

Sizi sevmek, size dost olmak riyasız, rolsüz karşılıksız saymak ve sevmek.

Ayrılıklar, beyni teslim alan ve sulandırmaya hazır hale gelen ne varsa tatlı olmayan bir günü yanına alıp zimmetlerse yapacak hiç bir şey yok diyebilirim.

Kaybolmak vakti geldi mi kim varsa oyuncak bahçesinde çıta görevi yazılmış atsız  ve dahi adlı kahramanlar.

Tam bahar gelecekken, tam havalar ısınmaya yüz tutmuşken, tam sabah olacakken nefes alış vakti tamam oldu.

Köy bilgesi bir sevda, bir manevi çınarın aramızdan ayrılmasına alışmak köy akşamlarımda hüzünlü saatleri tattıracak bana.

Şimdi doksan altı yaşında toprağa düşen gönül dostumun ardından göz yaşı döküyor çam ağaçları, haline küsünce Tepekışla sokakları. Kovanı bozulmuş arılar gibi döner durur kavak dalları, Kelkit suyundan ayrılmak kolay mıdır.

Güneş kuşluktan kurtulmuş öyleye doğru yol alırken yükselen su selası’nı duymadı kulaklarım, aldırmadı, ilgisini çekmedi, duygulanmadı, ateş yanmadı içimde, gözlerime su inmedi. Bu ses tanıdık değildi. Yanık değildi, Beni volkan gibi patlatan, hüznün doruğuna götüren değildi.

Biliyorum artık hiç duyamayacağım..

Köy akşamlarımda olmayacaksın Mahmut dede. “Osman’ım sen misin, hoş geldin diye sarılmayacaksın bana.” İfadelerime kelimeler isyan ediyor şuan.

Güneş vaktinin şuan için önemi kalmamıştır.Ay günlerce bulutların ardına saklanıp görülmesin. Yıldızsız gecelerde, ağıt yakmış hıçkırıklarla boğulmuş, çöl olsa da vahalar büyümez gözlerimde.  Susuzluğum dayanılmazların uzağında, çeşmelere aldırmasın.

Bir çığlık gibi içimden dökülüp beyazlar içinde uzanışın geriye bıraktığı gülümseyiş kaldı geriye.

Aynada kendini arayışında buzların ak düşmüş saçlardan mızrak mızrak kaçların arasına dalışını görmek, ebedi aleme omuzlarda yürüyen bir  bilgenin, manevi devin geriye gülümseyişi kaldı.

Horozlar yok oldu ortalıktan. Tavuklar gıdaklamaz oldu.Güneş olduğu yere çivilendi sanki. Bulut mavisi bir iklimin tatlı serinliğinde sessizce istediği bir dünyaya doğru kanatlanıverdi.

Biliyordu, görüyordu, kendini dinliyordu, Kâlübelâ gününden beri var olan ruhunun dünyalık bölümünü tamamlamak üzere olduğunu biliyordu.

Son görüşmelerimizin tamamında “hadi güle güle git. Hakkını helal et oğul” derdi.

“Adı güzel, kendi güzel Muhammed.” “Mahşer buluşması uzamaz oğul” dedi son görüşmemizde.

 Uzamaz elbet.

Uzamaz Mahmut dede.

İnşallah.

Bağdaş kurup oturduğum divanın üzerinde bildiğim bütün duaları okuyorum.

Bilirim anamda sağ olsaydı Mevla’ya akardı her daim.

Daha altı aylıkken bırakıp giderken beni son kez kucağına alıp öpüp okşadığında göz yaşları arasında dünyaya veda ederken bana gülümseyişi.

Geriye gülümseyiş bırakışı.

Hiç bilmediğim, görmediğim, hatırlamadığım annem de karışmışlardandı biliyorum. İ

Onun çocukluk arkadaşları ve komşularına defalarca anlattırıp durdum yıllar önce.

Babası da erenlerdendi. Karışmışlardandı.

Allah bilir elbet.

Mahmut dede de karışmışlardandı.

İki katlı Kelkit kıyısında beyaz kireçli evin perdeleri kapalıydı.

Kelkit durgun akıntısının huzurunda alev alev yanıyor, bu yanış dünyalık yanış değildi elbet.

Erenler safında Dedem Korkut yanında

Peş peşe yürüyoruz, aramız bir adımlık,

Avuçlar uzanırken kalpler dua da

Kalp ritmi sizsizliğinde, hepsi bir nefeslik .

 

 

Osman BAŞ

28.04.2010