ÖLÜMÜNÜN 27. YILINDA NECİP FAZIL'I ANLAMAK

“Su iner yokuşlardan hep basamak basamak

Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak

 

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya!

Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”

                                                           Necip Fazıl Kısakürek

                                                             

 

Türk Milletinin tarihinde diğerleri gibi başlı başına bir destan olan Sakarya artık kahramanca akmıyor. Geçmişin bütün izlerini neredeyse kaybetmiş bir şekilde sessizce, yatağında kuruyan nehirler misali hüzünlüce memleketin ahvalini, olup biteni seyrediyor. Bir şeyler söyleyecek ama eski gücünde, kudretinde değil. İrili ufaklı bütün derelerini içine çekerek yutkunup duruyor. Çünkü meydanlarda, programlarda Sakarya Türkülerini söyleyenler gittikçe azalıyor ya da onunla zirveye ulaşanlar onunla pirim yapanlar neredeyse bir daha anmaya gerek görmüyorlar. Sakarya’yı yetim çocuklar gibi bırakmışlar tek başına, sahipsiz Karadeniz’in derinliklerine iniyor ve orada kayboluyor.

 

1904 ‘de başladığı çileli hayattan sonra, Türk Milletinin ve özellikle gençliğinin gönlünde önemli izler bırakarak 1983’te sonsuzluk âlemine göçen Necip Fazıl KISAKÜREK, döneme hâkim insanlardan birine şu uyarıyı yapmıştı.

“İslam’da hak ihtar üç ise size aziz gaye uğrunda en aşağı üç yüz kere baş vurmuş olan fikir babanız mevkiindeki bu adama,…… evindeki nihai toplantıdan sonra takındığınız daimi ve cibilli “boş verme” tavrından, artık bu davayı kurtarmak değil, harcama yolunda olduğunuza inanıyor ve davanın gerçek kurtuluşunu, onu yanlış ve kötü temsil edenlerden kurtulmakla buluyorum.” Ve sonrasında 1978 yılında yayınladığı beyannamenin bir bölümünde şunları özellikle vurgulamıştı:

“İçi alev alev Müslüman, dışı pırıl pırıl Türk ve içi dışına hâkim, dışı içine köle. Yeni Türk neslinin maya çanağı olmak ehliyeti hangi toplulukta ise ben oradayım.

Allah’ın inayeti ve Resulünün ruhaniyeti bu yoldakilerin üzerinde olsun!”

O, öyle söylemiş, ülkedeki kaos ortamından endişe duyarak büyük sorumluluk duymuş ve gençliğe, yön vermeye gayret sarf etmişti. Herkes o yıllarda bir ekol olan Necip Fazıl’ın  peşinden koşuyordu. Koşuldu da, Münevver, İslami ölçülere bağlı ve titiz bir Türk gençliği yetişmeye başlamıştı. Ancak ülkeyi sağ-sol diye ikiye bölenler, kardeş kardeşi birbirine kırdıranlar, ellerindeki din motifini siyasete alet ederek kullananlar ve bunların arkasındakiler tüm bu gelişmelerden ürktüler. Rahatlık vermediler bir türlü ülkeye ve nihayetinde de 12 Eylül 1980’de malum ihtilal oldu.

Ondan sonrası yetişen, adeta yüz üstü bırakılan gençliğin durumu işte gözlerimizin önünde. Yazmaya, söylemeğe gerek var mı? Herkes bir yer, bir sığınak arıyor ama paramparça her biri. Ülke sevgisinden, milli değerlerden, bayrak, ezan sesinden uzak insanlar çoğalıyor. Kendilerini  bağlı hissedenlerin pek çoğu ise maalesef,”Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” ,“Bal tutan parmağını yalar.” gibi  tamamıyla necip milletimizin yapısıyla  ve asil dinimizin ahlaki ilkeleriyle  örtüşmeyen yoz fikirlerine  uysal  koyunlar misali ses çıkarmayarak gün geçiriyorlar. Dileriz bu nereye aktığı, nereye gittiği bilinmeyen gençliğimiz bir gün uyanır, silkinir de büyük üstadın “Zindandan Mehmed’e Mektup “ şiirindeki:

“….

Mehmedim sevinin başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin, eve dönsek de!

Sanma bu tekerlekler kalır tümsekte!

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış, ebet bizimdir!” mısralarından yola çıkarak kendine gelir.

 

 

2000 yılı 8 Ekim’inde Niksar Belediyesi’nin düzenlediği “Niksar Geceleri”nde Rahmetli Göktürk Mehmet UYTUN’la (1935-2001) beraberiz. Programın sunuculuğunu onun ısrarlı tavrı karşısında biz yapıyoruz. Kimler yok ki: rahmetli Halil SOYUER ve Hüseyin YURDABAK’tan, Abdullah SATOĞLU, Kemali BÜLBÜL’le İsmail KARA’ya kadar pek çok değer oradalar

UYTUN’a şiirinizi sunmadan bir hatıranızı anlatır mısınız diyorum. Başlıyor Necip Fazıl KISAKÜREK’le ilk karşılaşmasına.”O yıllarda Ankara Gazi Lisesi’nde öğretmendim. Osman Yüksel SERDENGEÇTİ de dönemin hem siyaset hem de kültür adamlarından biri. Bir gün rica ettim

-Beni Necip Fazıl üstatla tanıştırır mısın? Biraz düşündü sonra.

-Elbette, haydi düş peşime dedi. Yürüyerek bir matbaaya vardık.Orada bulunanlarla başladık edebiyattan, sanattan sohbet etmeye. Bir ara demek ki yüksek sesle konuşuyordum Serdengeçti beni uyardı.

Biraz sessiz olalım, yukarıda dev uyuyor. Önce ne demek istediğini anlamadım, sordum.

-O dev de kim? diye sormadan edemedim.

-Kim olacak, aradığın, tanışmak için can attığın adam. Haydi yukarı çıkalım diye tahta merdivenlerden bir üst kata tırmandık. Bu arada o devin sesi yankılandı.

-Ne var, kim var orada Osman?

-Çiçeği burnunda bir şair öğretmen üstadımız.

-Çiçeği burnunda öğretmeni anladık da, çiçeği burnunda şair kim? diye seslenerek o dev, kağıt kırpıntılarından ibaret yatağından doğrularak bize gülümsedi. İşte o dev şahsiyetle o gün ilginç mekânda böyle karşılaşıp tanıştık. Sonrasında ailecek de görüştüğümüz bir dostumuz oldu.”

Biz ise Necip Fazıl KISAKÜREK’in önce Tokat Yeşil Köşe’deki (Değişik sosyal vakıf ve müesseselere ev sahipliği yapan bu yer hâlen Yeşil Köşe Et Lokantası olarak hizmet veriyor) Milli Türk Talebe Birliğinde hemen her ay oynanan tiyatrolarıyla tanıştık. Daha sonra da onu, üniversiteyi okuduğum Konya’da 1978’de bir siyasi partinin düzenlediği mitingde görme imkânına kavuştum. O dönemin gençleri olarak onun eserlerini okumayan, düşüncelerinden etkilenmeyen sanırım yok denecek kadar azdır.

Tokat’ta kültür ve sanatın yönlendirilmesinde, gençliğin o dönemlerde inançlı bir şekilde yetiştirilmesinde Yeşil Köşe’de yıllarca faaliyet gösteren bu öğrenci kuruluşunun büyük payı vardır. Hatırlayabildiklerim Bekir COŞKUN, (Uzun yıllar siyasetin içinde bulundu sonrasında adeta buradan emekli oldu. Kemal KAYA, (Pervane Hamamı’nın müsteciri) Adnan LEBLEBİCİ(rahmetli), Bekir YEĞNİDEMİR  (Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde), Mesut AKTUS (Zile’de), İsmail ERGÜN(Ordu’da), Hasan AKYÜZ, Ömer ÖZ Ağabeydi. O dönemin “Yeşil Köşe”sine Necip Fazıl KISAKÜREK’in eserlerinin yaşatıldığı Tokat Şubesi desek yerinde olurdu.

Beni en çok etkileyen Sakarya şiirinin yanında” Kaldırımlar Şiiri “olmuştu. Lise ders kitaplarında yıllarca okuduğumuz ve okuttuğumuz bu şiirin şimdi Rahmetli Muhsin YAZICIOĞLU’nun  Mamak zindanlarında yazdığı “Üşüyorum “şiiriyle de  bazı mısralarını örtüştürmeğe çalışıyorum.

 

“Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık,

Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.

İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık,

Biri benim biri de serseri kaldırımlar.

            ……

 

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;

Kaldırımlar, içimde yaşanan bir insandır

Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi

Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim,

Gündüzler size kalsın, verin kaldırımları

Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim

Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.”

 

Sultan-üş Şuara, Necip Fazıl’ı yazmak, söylemek, anmak kolay değil. O,devi yine bir şiirinin mısralarıyla rahmetle analım.

 

“Son günüm olmasın çelengim top arabam

Beni alıp götürsün tam dört inanmış adam.” 

 

NOT: Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği - Türk Diyanet Vakıf Sen işbirliği ile 25 Mayıs Salı Günü Tokat Ali Paşa Camii’nde ikindi namazı öncesi rahmetli için ölümünün 27.yılında  Mevlid-i Şerif okunacak. Aynı akşam Tokat Esnaf ve Sanatkâr Odaları Birliği Toplantı Salonunda saat 20.00 da “Necip Fazıl KISAKÜREK” konulu sohbet yapılacaktır. Kültür sever Tokat halkımız davetlidir.