KARINCA DAĞLARI VE DAĞ KÖYLÜSÜ...

            Bahar ortası karınca dağlarının doruğunun güney yamaçlarında öğle öncesi dere tepe aşarken seksen yaşlarında sırtında çalı yükü ile Fatma Nine.

            Sabah namazı sonrasında tarlaya çalışmaya başlayan nine öğle öncesinde boş dönmemek için sırtına sardığı çalılarla köye dönüyor.

            Her halinden belli ki alabildiğine yorgun. Dizleri adımlarını zorla atıyor. Köye yaklaşık beş yüz metre var. Dört meslektaşımda duygulanıyor, yanıyor, gülümsüyor, hal hatır soruyor, çalılar olmasaydı arabaya alabileceğimizi söylüyoruz. Hemen ne iş yaptığımızı soruyor. “ okulun yanında iki ev var. Eski olanı bizimkidir. Herif evde bende geliyorum. Sakın aç kalmayın ha” sözün bittiği, kelimelerin güneşle, yeşille, maviyle, Fatma nineyle dans ettiği andayız.

            Dört çocukları var evlendikten sonra İstanbul’a yerleşmişler.

            Hüseyin dede ve Fatma nine bin dokuz yüz elli yıllarında yeni evliliklerinde yaptırdıkları hiç çimento, kum ve kiremit kullanmadıkları tamamen emekleri ile yaptıkları ağaç kullanılmış evlerinde dağ kadar yüce yüreklerini bize açıyorlar.

            Devamı dizelere teslim…

Şiirimi okuyucularımla paylaşıyorum.

 

DAĞ KÖYLÜSÜ

                              Prof. Dr.  İsa KAYACAN’a

 

Gecemi gündüzümü dağa vermişim

Yosun tutmuş gürgenler dost bana

Sırtında odun taşıyan Fatma nineye

Bir dağ gülünü, bir de söz vermişim.

 

Yollarda gürgenler halay tutar

Bu yolların ötesinde ölüm ne ki

Görünen ve görünmeyenler önümde

Kafkas dağlarının gönül elçisi

Yolların inişi, yokuşu, dağ

Kayalar kendini yeşilde saklar.

Burası Türkün meyve bahçesi

 

Günün sessizliği yağmura teslim

Çisesi dost, gecesi sırlar âlemi

Dört yanıma sığmayan dağlar

 Neyi varsa teslim almış ufuklar

Yorgun saatlerde yoksul akşamlar

Bir tas ayranla gönül aldılar.

 

Karınca dağları ve dağ köylüsü

Dağların şahini, çakalların hasmı

Kükreyince dize gelir dağlar, taşlar

Titreyince yer, gök çöker

Alnındaki çizgiler toprağın

Seyrinde kaybolur rüzgârın.

 

Burası insana dur denilen yer

Bir top çıranın bin derde yandığı yer

Ural –Altay kadar köklü çınarı

Kaşgar’a uzanan gönül gözü

Güneşin sulara teslim olduğu

Rüzgârın bulutları eğdiği yer.

 

Ateşin vurgun yediği yer

Yağmura Fatihce at sürdüğü

Gözyaşının kar altında buz tuttuğu

Mevla’ya teslimin şafağında

Yeşile doyduğu, doruğa ulaştığı yer.

 

Ekinlerin boy vermediği yerdeyiz

Dağlara yıldız aktığı gecede

Rüzgârın dağları kırdığı yerde

Fatma ninenin emin ellerinde

Dağ köylüsünün evindeyiz.

 

Oturdu mindere dağ köylüsü

Ocak başında yanan alevlere karıştı

Tabakayı çıkarıp bir sigara yaktı

Yutkundu, bir yudum çay aldı

Güle bülbül gerek oğul... İnsana aş

Toprağın dağı, taşı, ovası olmaz

 Toprak işte... Şahdamarımız kadar yakın

Nasırlı ellerimiz kadar tanıdık

Biz bu dağların  insanıyız,

Üstü de, altı da yar bize.

Biz Türküz oğul... Sazıyla, sözüyle, inancıyla...

Bu dağların her karışının

Dostluğu da, yarenliği de Türktür.-

Gözleri ateşi söndürdü ocak başında

Yüreği tunç bileğinde, dağ  köylüsü.

 

Leylaların, aslıların şirinleştiği bir akşam

Dağ köylüsüne Ferhat oluyorum

Yokluğun güdül ekmeğine bandığı sofrada

Tarhana çorbasına soğan oluyorum.

 

Akşamın sevgiden vurgun yediği

Bir lokma, bir hırka derdi kederi

Yokluk, şükür secdesinde duada

Öyle biliyor ki, yaşanan dünü

Yakıyor yüreğimi vatan türküsü

Beni bana anlattı dağ köylüsü.

Osman BAŞ