LÜTFEN BENİ SEVMEYİN

Sevmek, o kadar kutsal duygudur ki, bu duyguya  hafiflik, yalan, insanlara karşı  sahte sevgi gösterileri  gerçek sevgi duygusunun yanında barınamaz.

Sevgi dolu adam,  sevgiye her şeyden  çok önem veren insandı. Onun sevgiye önem vermesi ve insanları sevmesi, gerçek manada çok kişi tarafından istismar edilse de, sevgi dolu adam, sevdiği, insanları gerçek manada sevdiği zaman   kendisini değerli hissetmekte ve insan olduğunun bilincine ermekteydi.

Sevgi dolu adamın anne ve babası da kendisi gibi sevgiye önem veren, çevrelerindeki insanların, yani amca kızları oğulları, dayı kızı oğulları gibi çevrelerindeki insanlar okuma yazma bilmemelerine rağmen, sevgi dolu adamın anne ve babası her ne pahasına olursa olsun ilkokul diploması almışlar, bu da onlara çok fazla rahatlık sağlamasa da, kimseye muhtaç olmadan hayatlarını devam ettirmelerine yetmişti. Onlarda çocuklarına sevginin her şeyden üstün duygular olduğunu aşılamışlardı.

Onların bu sevgiye önem verir tavırları, çevredeki sevgisiz ama  seviyor görünen insanların, onların bu duygularını sömürmesine sebep olmaktaydı. Lafta seven akrabaları, Onları seviyor görünmelerine rağmen, sevmezler, onların sevgiye önem veren bu  zaaf yönleri ile  alay etmekten başka bir şey yapmazlardı.

Hayat böylece senelerce devam etti. Sevgi dolu adam, insanlardan sevgi göremeyince Allah’ın ilk emri olan “oku”  emrini sevdi. Okumak da, sevgi dolu adamı daha çok sevdi. Onların bu sevgisine  Allah daha çok sevgi göstererek, sevgi dolu adamın daha çok okumayı sevmesine, o akraba çevresinde kimsenin sahip olmayacağı eğitimi,  üstün yeteneği, insanları aydınlatma, onlara yol gösterme kabiliyetini ona bahşetti. Kitaplık kuracak imkanlar verdi. Aradan seneler sonra sevgiye önem veren adam anladı ki, hakiki manada seven, hakiki manada okuyan, okuduğunu uygulayan insanlara Allah  kimine hemen, kimine de sabrını deneyerek yıllar sonra güzel imkanlar vermekteydi. Yeter ki insan okusun, sabırla okusun, okumayı ve güzel insanları sevsin.. Gerisi geliyordu. Küçüklüğünde  insanların bu sevgiye önem verir ama gerçekte sevmeyen tavırlarına isyan etse de  zamanla olgunlaştıkça, kendisini seven eşi, çocukları da oldukça anladı ki, Allah okumayı seveni hiç mükafatsız bırakmamaktaydı…

Sevgi dolu adam, küçüktü.. Zannetti ki, çevremde benim   kitap okumamla, paraya değer vermeyen tutumumla alay edenler, büyür ve işse girersem, evlenirsem, baba olursam hakiki manada beni severler, bende rahat ederim. Nerede  bunun gerçekleşmesi? Nerede  böyle senle beraber değişecek çevre, nerede okumadan gelişecek insanlar? Bunları düşünememişti. Kırk yaşına kadar  boşuna çevresinin değişmesini, gerçek manada  kendini sevmesini bekledi.

Bir süre sonra anladı ki sevgi dolu adam, kendisini ablaları, kardeşleri bile, anneleri  sağ iken, babaları sağ iken seviyor görünüyorlardı. Anne ve babası ölünce,  onlarda miras kavgasında kardeşlerini  nerede ise  her şeyini almaya  bakıyorlardı.” Nasıl olsa o sevgiye bakar, Onu seviyor görünür, ellerinde tarlaları alır, evden pay ister, bunları alınca da, bayramlarda bile gitmez, ama gördüğümüz zaman ne kadar sevdiğimizi de söylemekten geri kalmayız. Yalandan kim ölmüş” diye düşünüyorlardı.   o tutumun, kendi çocuklarının geleceklerinde ne kadar olumsuz etkiler yaratacağını, onları da sevgiden uzak maddeye yakın  insanlar olarak yetiştireceğini düşünecek, durumda değillerdi. Akıllarında sadece maddi imkanlarının gelişmesi, sonradan da alışkanlık haline getirdikleri, Kuran’ı  okumalar, namazlar kılmalar. Acaba hakiki manada namaz kılan insan, hakiki manada Kur-an’ ı anlayarak okuyan insan parayı kalbine koyar mıydı?

Yunus Emre ne demişti?

Mal sahibi, mülk sahibi.

Nerde bunun ilk sahibi,

Malda yalan mülkte yalan,

Gel birazda sen oyalan.

Yunus bunu demişti. Tabii ki, boşuna da dememişti. Anlayana.

Yunus büyük ozan, büyük insan, büyük Müslüman. Genç adamın şiirlerini zevkle okuduğu, anladığı ve gün geçtikçe sevdiği  insan. Yeğenlerine isim olan insan Yunus Sevgi dolu adama.  Bu büyük insan bakın gene ne demişti?

“ Bir kez gönül kırdın ise,

O kıldığın namaz değil.

Yetmiş iki millet bile,

Elin yüzün yumaz değil.”

Bunu da Yunus herkese dememiş, yani sadece anlayana demiş. Anlayana konuşmuş.  Anlamayan, sadece ağaçlar, taşlardır.  Bunu sevgi dolu adam seneler sonra bile  anlıyordu. Hatta çocukken anlıyordu ama  çevresindeki insanların sahte sevgilerine Allah’ın emri gereği sabrediyordu. Sabır ne kadar olurdu? “ Sabır taşı olsa çatlardı” deyimini kendisine mi söylemişti atalarımız bunu da uzun uzun düşündü genç adam.

Adamın tek serveti, kendisini hakiki manada seven ev hanımı eşi ve  gerçek manada seven anlayışlı 10 yaşındaki oğlu ve kızı idi. Onlarla  kira evinde  işinden evine, evinden işine gidip gelmekteydi. Akşam çocuklarının ödevlerine yardım eder, gazetesini okur, çocuklarına da sevgi üzerine hikayeler okurdu. Evde siyaset konuşulmaz dedikodu yapılmazdı. Aslında işten eve evden işe gitmek klasik bir yaşamdı. Sevgiye değer veren bir insan olarak komşularını, iş arkadaşlarını ve  onların çocuklarını da geliştirmek ve bilinçlendirmek isterdi ama onlar da sevgiden bahsederek para isterler, vermezlerdi . Bunu  da  dalga konusu yapar, gelip geçene de anlatırlardı.  Hak yeme, hukuk tanımazlık işte, toplumda marifet olmaktaydı. Olan çocuklarına olmakta ama insanlar gafletten anlamıyorlardı. “Dünya dediğin  üç günlük ömür, vur patlasın çal oynasın” havasındaydılar.

Sevgi dolu adam, il merkezinde oturmaktaydı. Yıllarca  il merkezine en yakın ilçede oturduktan sonra, ilçede iş bulamayınca il merkezinde bir kurumda sınavı kazanarak  bir kurumda çalışmaya başlamıştı. Bayramlarda yaz tatillerinde  ailece eşi oğlu ve kızı ile ahşap evlerine  giderlerdi. Babası ölünce aç gözlü ablaları “ Bir erkek kardeşimiz, babadan kalma  evimizi ona verelim, pay istemeyelim” diyememişlerdi. Kardeşlerinin yüzüne gülmelerine karşı arkasından “ Bizim kardeşimiz de amma cimri, evden pay vermiyor” diye dedikodu yapmışlardı. Adam hak yememe adına kardeşlerine evden pay vererek haklarını verdi. Halbuki amca kızları dayı kızları tek erkek kardeşlerinden, ev için pay almamışlar ve  kardeşlerini ne kadar sevdiklerini göstermişlerdi. Halbuki  kız kardeşleri kasabadaki eski ashap evden pay almasalar, tarlaların yanlarındaki kavak ağaçlarını kardeşlerine  bıraksalar oradan elde edeceği para ile şehir merkezinde ev sahibi olurdu. Ama  o senelerden bu yana  hak yememe, haram yememe adına onu  bunu memnun etme   gayreti ile ev sahibi olamamıştı.

Bir bayram günü kasabasına gitti sevgi dolu adam. Tek sermayesi, yanşaması ve  önce küçük kardeşinin dört öksüz  bırakarak genç yaşta ölmesi, sonra  ortanca kardeşinin ölmesi ve 4  öksüz bırakması adamı  hiç etkilememiş. 85 yaşına kadar çalışmadan yaşaması tek övünme sebebi olmuştu.  Bir de kızlarının Kur’an okuması,  her zaman senelerce anlattığı şeydi. Kafsına estiği zaman “ Benim 4 kızım var Kur’an okurlar” der, Onun emir ve yasaklarını ne kadar hayatlarına uyguladıklarını , ne kadar dedikodu  yaptıklarını , ne kadar sevgisiz olduklarını hiç düşünmezdi. Sevgi dediğin sadece bir kısım insanların kızlarına verdiği addı o adama göre.

Bayramda  amcasının yanına uğrayan yeğenine gene kaç yaşında olduğunu ,  kızlarının ne kadar Kur’an okuduğunu anlattı. Torunun imam olduğunu anlattı ama kızlarının ne kadar dedikoducu olduğunu, sevgisiz olduğunu alay eden insanlar olduğunu anlatmadı.Torununun imam olduğunu ama dayısına selam vermediğini, çevresine hava atarak yaşadığını, kitap okumamakta direndiğini hiç anlatmadı. İşine ancak geldiği yanları anlattı. İnsanların her şeyi ile bir bütün olduğunu anlatamadı amcası. Biraz hoş beşten sonra yaşı 55 e gelmiş amcasının büyük kızı geldi. Daha bayramlaşmadan amcasının oğluna dönerek”  Annenin mezarını yaptır” diye emir verdi.  Ona  yengesinin mezarını yaptırmaya bu kadar meraklı  emir veren O’nun, yengesi  hayattayken hasta olduğu zaman niye görmeye gelmediğini soramadı. Sorsa ona terbiyesiz diyecekti amca kızı . Onun da ancak o işine gelmekteydi. Sevgisiz insan empati yapmadan ona buna emir vermek sever, emirlerine herkesin uymasını beklerdi. Sevgi dolu Adam, sevgisiz amcası ve amcasının kızı ile daha fazla bozuşmadan ve terslik çıkarmadan ayrıldı. Bayramda bile sevgisizliklerini gösteren bu akrabalarına kızıyordu ama bu kızgınlığını açıkça belli edemiyordu.

Ama kalktı. Artık dayanamıyordu. Sevdiği insanların sadece onun maaşı ve maddi şeyleri ile  ilgilenmesi, kendini sevmemesi  adamı deli edecek hale gelmişti. O istemekteydi ki, sevdiği insanlar onun  bilgisini, sevgisini  anlasınlar, ondan faydalansınlar ve gerçek manada onu sevsinler. Ama sevemiyorlardı. Belki de gerçek sevgiyi bilmiyorlardı  ya da sevmiyorlardı sevgiyi önemseyen adamı. Bu da adamı üzmekteydi işte.

 İş yerinde de,  arkadaşlarının çocuklarını geliştirmek istiyor, ama arkadaşları sadece  “ Bize yemek ısmarla” , “ Bize sigara  al” diyorlardı. Ciddiye almıyorlardı  sevgi dolu adamı. Ama sıkıştıkları zaman “ Biz onu seviyoruz  ama o anlamıyor, bizi sevmiyor” diyorlardı. Kendilerine çay kahve ısmarlamasını istedikleri arkadaşlarına kendileri ısmarlamıyorlardı. Üstelik ondan daha çok maaş almalarına rağmen.

Sevgi dolu adam odasına çekiliyor, saatlerce  işini yapıyor, sevgiye çok değer verdiği bu dünyada sevgi göremeden durmadan okuyup yazıyordu. Başka yerlerde çalışma imkanı da bulamıyordu. Arkadaşlarının yanına inse itiş kakış, eşek şakalarına maruz kalıyordu. Arkadaşları onun   bilgisinden faydalanacak yerde, okuduğu halde müdür olamadığı  için alay etmekteydiler. Bu dünyada milliyetçi geçinmelerine rağmen sadece para ve mevkiler vardı onlara . Hakiki manada milliyetçiliği benimsemiş olan genç adam   işini en iyi şekilde yapmaya bakmaktaydı. 

Bir gün bu itiş kakış şakalaşmalar sırasında  o kadar sinirlendi ki genç adam, kendisine el kol şakası yapan arkadaşını bir güzel  dövmeye başladı.  Bir yandan da “ Yeter artık beni sevmeyin, Yeter artık beni sevmeyin “ diye bağırmakta  bir yandan da bardakları kırmaktaydı. Ne yaptığını artık kendisi de bilmez hale gelmişti. Oldukça da bağırmaya çağırmaya  başladı . O kadar ki iş yerinin olduğu caddede ne kadar iş yeri varsa bu bağırtı ve çağırtıya  insanlar koştular. Sevgi dolu adam , bir anda sevgisiz çevrede çıldırmıştı.

Birkaç gün hastanede yatırdılar onu. Gazeteler  çıkan rezaletten bahsedince  onun görev yaptığı yere  dönemeyeceğini anlayan psikyatr doktor, onu anlayacak insanların  olduğu bir kurum müdürü ile tanıştırdı. Gittiği kurumda müdür ona o kadar değer verdi ki, işinde daha verimli olarak  bu sevgi ortamında bir anda yeni dostlar edindi.. Bu kurum da insanlar milliyetçilikten  bahsetmiyorlar ama  sevgi dolu adama gerçek manada sevgi göstererek, Onu dinleyerek, çocukları ile tanıştırarak  ondan faydalanmasını sağlıyorlardı. Öyle bir zaman geldi ki o kurumda sevgi dolu adama  ilgi sevgi gösteren onu dinleyen iş arkadaşları ve çocuklarının da seviyesi ve sevgisi arttı.