Ne Alan ne Öcalan

Yıllardır, anaların gözyaşlarını dindirmeyen, bağırları delen terör belası, son günlerde başka bir mecraya kaydı. Kimileri gözyaşlarının dinmesi için, her türlü imkânı değerlendirelim, diye yola çıkarken; kimileri “Terörün elebaşı olan caniyle bu iş olmaz!” diyerek farklı bir düşünce serdetmeye çalışıyorlar. Üstelik bu düşünce mensupları, asker terör olmaz diye kendilerince asker savunuculuğu yapıyorlar.

Türk Ordusu, bütün tarihi vasıfları ve tarihi unsurlarıyla; bu milletin milli ve manevi değerlerine saygılı bir ordu olarak elbette terörist olamaz, katil olmaz. Buna ben de katılıyorum. Fakat Kenan Evren zihniyetinin kölesi olan bir anlayışın; on iki eylül ve on iki eylülden önce bu milletin anasını nasıl ağlattığını, binlerce genci “Derin Devlet” adına nasıl boğazlattığını bilmeyen mi var? Eğri oturup konuşalım, yalnız cumhuriyet tarihi boyunca katledilen onca insanın, kim ne adına, nasıl katlettiğini artık kimse gizleyemez.

Zalimlerin emrindeki orduların da ne kadar zalim olduğunu yakın tarihimizde örnekleri çok olduğu gibi...;

Suriye’deki askerlerin de ne kadar katil ruhlu olduğunun kimse inkâr edemez.  Şunu asla unutmayalım, silahlı gücü elinde bulunduran insandır. İnsan çiğ sütü emmiş, hırsı, egoları, hayalleri,  olan garip bir varlıktır. En güvendiğimiz insanların bile yer geldiğinde ne kadar acımasız katillere dönüştüğüne her gün bir başka şekilde şahit oluyoruz.

İkinci “Habur Vakası” olacak diye, devlet akacak kanı durdurmak için, geri adım atamaz. Türk milletinin içerde ve dışarıdaki düşmanları, bu kanın devam etmesi için ne hain planları uygulayabileceklerini dün gösterdikleri gibi bundan sonra da göstermekten çekinmeyeceklerdir. Paris’te üç örgüt üyesinin infazı bu eylemin sadece küçük bir parçasıdır. Devlet, akacak kan duracaksa, karayılanla da, ak yılanla da görüşmekten çekinmemelidir. Fakat fırsat buldukça, silahlarını bırakınca kadar mücadeleden asla vazgeçilmemelidir.

İşin tuhafı, bu kadar sıkıntının içinde, birilerinin “Madem devlet İmralı’yla görüşüyor, ben de Silivri‘deki Başbuğ ve Alan’la görüşeceğim” diyerek kendisine hiç yakışmayacak bir polemiğe girmesi olmuştur. Elbette insan kendine göre masum olarak düşündüğü, hatta kadere kurban olarak hapse düşmüş dostlarını ziyaret edebilir. Bundan daha tabii bir davranış ne olabilir?

Fakat bir tarafta devlet adına barış yapmak için bir cani ile yapılan görüşme ile siz kendi dostunuzla yaptığınız görüşmeyi aynı kefeye korcasına bir ifade kullanırsanız, bu millet size güler. İnandırıcılığını yitirirsiniz.

Sözün burasında durup, ne Alan ne de Öcalan mı diyelim? Hayır, ikisi de… Fakat ikisini de farklı şartlar içinde değerlendirerek uygulamaya koymak icap eder.

Yine de ben, işin bir dil sürçmesi olduğunu düşünüyorum. Bu ülkenin her görüşten, her anlayıştan siyasetçilere ihtiyacı var. Barış içinde yaşamak, birbirimizin hatalarını görmek, daha iyi bir dünyada yaşamak için.

 

MEHMET EMİN ULU