Çıldırıyoruz galiba!

 

            Ne vakit sokağa çıksam şaşıyor kalıyorum. Her defasında stres yüklenip dönüyorum eve. Çevremdeki görüntüler çok üzücü ve düşündürücü geliyor bana. “İnsanlar çıldırmış olmalı!” diyorum.

Gördüklerim, yaşadıklarım, duyduklarım, göreceklerimin ve yaşayacaklarımın teminatıdır noktasından hareketle ufkum daralıyor adeta.

Cadde, sokak demeden, kalabalık ortamları hiçe sayarak, yürürken her on kişiden beşi küfür ediyor. Kendilerine de saygısı olmayan bu kişilerin görüntülü çirkinlikleri duyarlı birçok kişiyi de rahatsız ediyor tabiî ki…

Bunların bir çoğu yetişkin insan…! Gençlerde bunlardan aldıkları feyz..! ile aynı ekibe katılabiliyorlar çok defa…

            Kalabalığın en yoğun olduğu yerlerde bangır bangır, aklına gelen gelmeyen her şeye pervasızca küfür eden bu ahlak sefilleri ne yazık ki aramızdalar.

            Sinirleniyorum..! Tokatlamak geliyor içimden. Lâkin ben de çıldırmış olacağım için “Ya..! Sabır..!” diyorum.

            Caddelerde yürümeye gör; insanlarda asılmış suratlar, kılıçlar çekilmiş kavgaya gidercesine, arenaya çıkmış boğa gibi soluklanan yüzleri görmek üzüyor beni.

            Ne oldu benim güzel ülkemin gülen yüzlü insanlarına…!

            Ne oldu benim gülen şehrimin insanlarına...? diyorum.

            Pimi çekilmiş bomba gibi insanlar. Hoş görüsüzlük ayyuka çıkmış. Sevgi, saygı erozyona uğramış olmalı ki çok defa bu görüntüler şiddete dönüşüyor.

            Pazar yerlerinde alıcılarla-satıcılar; Bankalarda memurlarla- müşteriler; hastanelerde hasta yakınları personeller; Toplu taşıma araçlarında şoförlerle yolcular birbirlerine öfke kusuyorlarsa, sebep araştırmaya değmez mi...?

            Öte yandan sağlıklı olmanın tartışmasız olmazsa olmazlarından olan sporumuzun da nerelere koştuğu belli değil… Bırakın taraftarlığı, insanların renklere tahammülü yok. Spor karşılaşmaları ülkenin kâbusu haline geldi.

            Hoşgörü-sevgi-saygı kavramının yitirildiği toplumlarda ahlâk ve adalet kuralları da işlevlerini yitirir. Gözlemlediğim herkes mutsuz, umutsuz… Zorda kaldığımız vakit şiddete baş vuran bir toplum oluşuyor diye düşünüyorum.

            Bir eğitimci olarak kendi kendime düşünüp empati yaptığımda kendimde dahil herkesi suçlu görüyorum.

            Aileler, Kamu Kurum ve kuruluşları çalışanları, sivil toplum örgütleri, sokaktaki baloncu, simitçi, dondurmacı, oyuncakçı, hatta çok sevdiğimiz bakkal amca… Herkes suçlu…!

            Bunları düşünürken gözüm bir an televizyona takıldı. O… Ne..! siyasette seçilmişler gırtlak gırtlağa kavga ediyorlar. O yüce makamda ağza alınmayacak küfürler “BİP..!” lenerek geçiştiriliyor ekranda.  

            “Aman yarabbim..! Bunları biz mi seçip gönderdik oraya…” diye hayıflanıyorum. Görüntü şu ki; hepsinin “RÜZGAR” ektiği belli…

            Bunlar genç kuşağın rol modelleri olacaklar. Ülkenin geleceğine talip olacak genç kuşağa örnek teşkil edecekler. Bu görüntülerle mi…?

            Maalesef bu görüntüler tüm kimyamı bozdu.

            “Ne oldu benim güzel insanlarıma” diyemiyorum artık. Ne olduğu belli…! Demokrasi çığlığı atanları bu halde görmek çok üzdü beni.

            Onlar ki; birbirlerini anlamazlarsa, kişilik haklarına saygı duymazlarsa, düşünce özgürlüklerini anlayışla karşılamazlarsa hiçbir zaman demokrasinin tadına erişemezler.

            Zira onlar yetmiş milyonun Türkiye ve dünyadaki temsilcileridirler. Çözümsüzlüklere çözüm üreten, mutlu ve mesut yaşama koşullarının yapıcıları, insanca yaşamanın koruyucuları, adaletin savunucuları olma yeminiyle seçilmemişler miydi?

            Ülkelerde makamlar geçicidir, emanettir. Daim olan devlettir. Ülkenin bütünlüğüdür. Millet yapısında da önemli emanet, milleti idare edenleri seçerken işi ehline vermektir. Bu devlet başkanından, mahalle muhtarına varıncaya kadar idari sistemin her kademesinde geçerli olan ilahı emirdir. Bu olgu temel hakların korunmasında da çok önemlidir.

            Hayatın baştan sona sınav olduğu süreçte olaylar bazen lehte, bazen aleyhte tecelli eder. Hayatın akışıdır bu. Böyle durumlarda hataları olumlu yönüyle görmek, esas hatayı kendimizde aramak durumunda olursak sorunların çözümüne yaklaşmış oluruz. Öfke nöbetlerimize galip gelme şansımız artar, diye düşünüyorum. Lâkin toplumun bozulmuş kimyasına ne derece ilaç olur bilemem.

            Kazanmakta, kaybetmekte yaşamın ikiz kardeşleridir. Kazanılan her başarı insanoğlunu şımartır. Gurura kapı açar. Bu insanın doğasındandır. Böyle durumlarda mütevazilik, sevecenlik, olgunluk ve tecrübe olguları devreye girerse, başarının, başarılının alkışlanması, olumsuzluklar karşısında dik durulması da erdemlilikten başka bir şey olamaz.

            Bu noktadan hareketle ünlü düşünür EFLATUN’un söylediği “Erdemin temeli bilgi, yaşamsal sığınağı devlettir” sözünün özünü anlayarak hayata uygularsak çıldırmaya, rüzgar ekmeye zamanımız kalmayacaktır.

            *Yeni yılda kavgasız, küfürsüz, savaşsız, mutluluk dolu günlerin ışığında gülen yüzler eksilmesin çoğalsın..!

            *Güzel ülkemin, güzel insanları mutlu yaşasın diyor…

            Okuduğum güzel bir dörtlüğü sizlerle paylaşıyorum…

            “KAVGA’yı yapraklara yazdım, sonbaharda dökülsünler diye,

            NEFRET: Karlara yazdım, baharda eriyip yok olsunlar diye,

            KİN: Bulutlara yazdım, rüzgarla dağılsınlar diye,

            SEVGİ’yi bebeklerin yüreğine yazdım onlarla büyüsün diye…!”

            Esen kalın…