OKUMAK ÜSTÜNE…

Duyu organlarımızın çoğunun aynı anda kullanıldığı en güzel zihin koordinasyonudur okumak. Beyin olarak, fiziki olarakda dinlenmenin en kısa yoludur dersem yanlış söylememiş olurum herhalde.

            Metinleri gözlerimizle görürken, dilimizin telaffuzuyla ağzımızdan çıkanı da kulağımız duyar çok zaman… Ellerimizle dokunuruz sayfalara okşarcasına… Soluruz baskı kokularını geceler boyu… Tüm bu algıları yüreğimizde birleştirip beynimizde şekillendirdiğimiz vakit okumanın hazzına ulaştığımız zamandır.

            Lâkin; Millet olarak, ülke olarak okumayan bir toplumuz. Okumayı sevmediğimizden midir?, imkansızlıklardan mıdır?, ekonomik koşulların yetersizliğinden midir? Nedir…? Hepsi de bir neden olabilir ama hiç biri masum bahaneler olamaz. Alternatifi çok. Yeter ki okumayı sev ve işte…

            Küçük yaşlarda kazanılacak olan okuma alışkanlığı; çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık dönemlerinde de devam ederse, insanın hayata bakış açısının tanzimi ve düzeni olumlu bir yaşam kalitesi sunar bireylere.

            Ama dedim ya biz okumuyoruz; Altı kişiye yılda bir kitap düşen ülkemizde, günde ortalama beş saat televizyon izleyen bizler birkaç sayfa kitap okumaktan niçin kaçınırız?

            Teknolojinin internet denilen yapılaşımı, insanoğluna sınırsız imkanlar getirmesine karşın çocuk, genç, yetişkin demeden hepsinin sosyal hayatlarına ambargo koymuştur. Okumadan, araştırmadan bilgiye kolay ulaşım… Kütüphanelerin, okuma salonlarının tükenişinin de resmidir bu.

            Geçen yıl özel bir nedenle gittiğim İngiltere’de bir metro yolculuğu sırasında yaşadıklarım çok düşündürücü oldu benim için. Tren tıklım tıklım dolu. Herkes oturuyor ve herkesin elinde kitap, gazete, dergi; okuyorlar… İnecek olanlar pencere önündeki “cep bölmelere” gazeteleri katlayıp koyuyor. Binenler tekrar alıyor ve okumaya devam ediyor… Herkes okuyor…!

            Okumayanlar parmakla sayılacak kadar azdı. Onunda beş tanesi bizdik zaten.

            Düşündüm! Bizde de böyle bir uygulama yapılabilir mi diye. Aklıma, şehirlerarası otobüs şirketlerinin dağıttığı gazetelerdeki resimlere yolcuların sakal, bıyık takıp süslemeye çalıştıkları yolculuğum geldi. Birkaç kişi haricinde koca otobüste gazeteleri okumak için değil, karalamak için kullanıyordu benim insanım.

            Bir makalede okumuştum. Çok dikkatimi çekmişti. Hıristiyan aleminin % 90'ı okuyormuş. Yahudi alemininde hemen hemen hepsi okuyormuş.

            Kendi kendime sordum: Türk ve İslam alemi neden okumuyordu ?

            *İlk emri “OKU” olan bir kitabın aydınlık yolunda gittiklerini iddia eden, savunan Müslümanlar niçin okumuyorlardı.

            Dünyada önemli buluşlara imza atan, Nobel ödüllerini hak eden onlarca bilim adamı içinde niçin Türk ve İslam bir bilim adamı olmasın.

            Anladım ki; “OKU” emrini hala anlamakta zorlanıyoruz. Onun gizemini bir türlü çözememişiz demek ki.

            Yine aynı makalede şöyle diyordu. Pakistanlı yazar Faruk Saleem'e göre, bir buçuk milyar müslümanın yaşadığı dünyamızda “… Müslümanlar güçsüzdürler: Üretemedikleri için, bilgiye baş vurmadıkları için, bilgileri yaymadıkları için… Neden güçsüzdürler: Yanlış eğitim, sıfır eğitim, din eksenli, sorgusuz, araştırmasız, ezberci oldukları için.. Gelecek; Bilgi tabanlı toplumlara aittir” diyerek şöyle bitiriyordu. Faruk Saleem.

            “Gazete ve kitap okuma oranları, bilgiyi yaymaktaki başarıyı gösterir” Son cümleler hoşuma gitmişti. Çok doğruydu. Önemli buluşlara imza atamayışımızın eksikliği okumama ve öğrendiğini yayabilme becerisinin eksikliğiydi. Paylaşamama. Bilim üretemeyişimizin ana sebebi de bu sanırım.

            Temele sormuşlar,

            -Ula Temel, bütün icatları, buluşları neden  gâvurlar yapıyor biliyor musun?

            Temel kasılarak cevap vermiş.

            -Ula bilmez misun sen! Onlar pizum uşağimuzdurlar. Onlar buliyiler bizde kullaniyiz..!

            Ama gâvur denen EDİSON'A annem her akşam dualar edip rahmetler yollar. Bu da madolyonun öbür yüzü olmalı.

            Türkiye'de günde 4.600.000 civarında gazete okunuyormuş. Bin kişiye 60 civarında gazete düşüyor. Pakistan'da bin kişiye 23 gazete düşerken, Japon toplumunun % 14'ü, İngilizlerinde % 22'si okuyor…

            Konu ülkem olunca gerisi teferruattır noktasından hareketle okuma üstüne ülkemi düşündüm.

            Okumayı seven, okurken düşünen, düşündükçe ileriye dönük, çağdaş projeler üreten, bilgi paylaşımcısı bir kuşak beni de, ülkemi de heyecanlandırıp mutlu edecektir.

            Bu bağlamda da öğretmenlere, ailelere, yayın organlarına ve de siyasilere büyük görevler düşmektedir.

            Gençlerimiz, bilim adamlarımız, yazarlarımız ülkemizin zenginlik kaynaklarıdır. Destek çıkıp, önlerini açmak, yeni projeler için maddi manevi imkanları sağlamak en kutsal görevdir diye düşünüyorum.

            Yüce dinimiz de bunu istemiyor mu bizde? Evrensel bir dinin, bilim adamlarına saygı duyulması gerekliliğini emreden bir kitabın inananları olarak bunu da asla göz ardı etmemeliyiz.

            Aksi durumda “Güneşi arkana alırsan, gölgen önüne düşer” özlü sözünün özündeki (Bilim adamlarına sırtımızı dönersek, geleceğimiz karanlık olur) anlamı kâbusumuz olabilir.

            Şuna da tüm kalbimle inanıyorum ki, Lâik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti büyük Atatürk'ün sayesinde İslamı en güzel şekliyle yaşayan yaşatan tek ülke olarak sonsuza kadar varlığını sürdürecek, insanlığa faydalı, çok okuyan, bilimselliğin ışığı altında nice bilim adamları yetiştirerek dünyaya sesini duyurup Nobel ödüllerinde ben de varım diyebilecektir.

            Esen kalın.