Gelenek Ve Yenilik Savaşının Ortasında Kalmak

Japonya 1800’lü yılların sonunda girdiği bir savaşta hezimete uğrar. Zamanın Japon kralı gelişmiş Batı Medeniyetiyle baş edebilmek için onların silahlarıyla silahlanmak gerektiğini düşünür ve radikal kararlar alır. Ülkede hem bilim – teknoloji alanında hem de askeri alanlarda büyük bir seferberlik başlatılır. Özellikle gelenekçi olan çevreler bu gelişmenin kültürel dokuyu yok edeceğinden endişe ederek yeniliklere karşı çıkarlar. Ülke iki farklı görüşün ayrışması sonucunda bölünme noktasına gelir. Gelenekçi Japon ordusu samuraylardan oluşmaktadır ve samuraylar yeni teşekkül ettirilen modern orduyla savaşa tutuşur. Çağdaş silahlara karşı samuray kılıçları bir varlık gösteremez. Daha ilk karşılaşmada rakibini göremeden, uzaktan gelen top mermileri ve kurşunlarla yere yığılır cesur samuraylar. Bu savaşta yüz binlerce samuray ölür. Son samuray da harakiri yaparak hayatına son verir.

            Bu savaş, gelenek ile yenilik arasında süren savaşın ne olduğunu ve nasıl sonuçlanacağını apaçık göstermektedir.

            Hâlâ sorgulanan durumlardan biri de budur aslında: Yenilik, geleneğe galip geldiğinde sonuç daha mı iyi olacaktır; yoksa daha iyi görünmekle birlikte alttan alta yok oluş mu başlayacaktadır?

            Herkes bu iki fikirden birini tercih etmek durumundadır. Ben yenilik tarafına yakın hissediyorum kendimi. Ömrümce muhafazakâr bir çevrede yetişmiş ve yaşamış olmama rağmen bir o kadar da skolâstik düşünceden nefret etmişimdir.  Eğer ki muhafaza etmek, yeniliklerin tahribatından korkarak kabuğuna çekilmek anlamına geliyorsa ben de muhafazakâr sayılmam. Meselâ muhafazakâr çevrenin temel düşünce sistemini inşa eden İslâm da geldiği çağdaki muhafazakâr yapı ile savaşa tutuşmuştur.  Yani yenilikçidir.

            Bir de işin başka boyutu vardır. Kısa ya da uzun zamanda muhakkak yenilik geleneğe galip gelmektedir. Eğer kısa zamanda galip gelirse daha az ve daha kısa süreli acı ile oluşumunu tamamlamaktadır. Bunu yapan topluluklar diğerlerine göre daha çağdaş ve öncü olabilmektedir.

            Değişimin gözü kapalı taraftarları da vardır ki bunlar da oldukça komik bir bakış açısıyla hesapsız kitapsız her yeniliğe teslim ederler kendilerini. Onlar daha çok kendilerini “devrimci” olarak adlandırırlar. Devrimin, diğer bir deyişle inkılâbın yani bir şeyin başka bir şeyle yer değiştirmesinin heveslisi kişilerdir bunlar. Genel yapıları memnuniyetsizlik üzerine kuruludur. Mevcut, değişse bile kısa zamanda kendi elleriyle değiştirdikleri yeni sistemin de değiştirilmesini arzu edecek kadar aç gözlüdürler. Oysa değişim Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da ifade ettikleri gibi gelişmeye sebep olacaksa istenen bir durumdur. Yani mantık süzgecinden geçirilerek, gelişime sebep olabileceği tespit edilen ve toplumca kabul göreceğine ihtimal verilen değişimler savunulmalıdır. Aksi takdirde yalnızca macera hevesiyle yapılacak değişimler çok büyük tehlikeleri de beraberinde getirebilecektir.

             Son dönemde yaşadıklarımızın değişim olduğu muhakkaktır. Ancak gelişime sebep olacak bir değişim midir, yoksa sadece bir arayışın ürünü müdür bilemiyoruz. Değişimin müsebbipleri ya bunu yeterince izah edemiyorlar ya da izah edilemeyecek kadar bulanık bir hâldeyiz ki toplumun kafası son derece karışık.

            Türkiye büyük bir değişimin tam da ortasında ve kimse net olarak neler olup bittiğini bilemiyor. Herkes mevcut hâli çözebilmek için yoğun bir düşünme eylemi içerisinde. Düşünmeyip kabul edenler ve düşünmeden reddedenler için hiçbir sorun yok. Ancak sorun düşünüp de bilgi kirliliği ve bilgi eksikliği içinde çırpınan makul insanlarda.

            Hiçbir şey söylememek, hiçbir şey yapmamak ve yalnızca süreci takip etmek zorunda kalan insanlar da bir taraftan “ya bir felaket oluşurken geç kalırsak” diye endişe duyarken bir taraftan da “ya müthiş bir sıçrayışta pay sahibi olamazsak” diye heyecanlanmaktadır.

            Bu noktada her ne olursa olsun en masum insanların düşünen ve yorumlayan, fikir çilesi çekip de bir sonuca ulaşamayanlar olduğu kanaatindeyim.

            Süreci takip etmekten başka çaremiz yok gibi görünüyor. Geç kalırsak Allah affetsin. En kötü senaryoda bile Müslüman Türk’ün gücüyle ve Allah’ın yardımıyla aşamayacağımız engel olmayacaktır. Sonuçta bu duruma da inanmak ya da inanmamak seçenekleri vardır. Biz kendi gücümüze ve Allah’a iman etmeye devam edeceğiz ve imtihanımızın çok zor olmaması için dua edeceğiz.

           

                                                                                                                      Mahmut Hasgül