Zamanı Anlamak

Bir şehri doğru anlamak, geçmişteki ufkunun bütün inceliklerine, bütün güzelliklerine, bütün derinliklerine mehbubane bir şekilde meftun olmak; o şehrin geçmiş zamanını çok iyi anlamak icab eder.

Biz bu yazımızda Tokat şehrinin ve bir sokağındaki geçmiş zamanını anlamaya gayret edeceğiz. 

Zamanı anlamak…

Zamanı zaman içinde yaşamak…

Zamanı, zaman içinde, öteler ötesine taşıyabilmek… 

Zaman, varlığının önü ve sonu olmayan bir an…

O andan bir dilim…

Bir şehrin bir defa soluk alışı…

Bir defa doğuşu ve ebediyet ufkunda yok oluşu… Bir şehrin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine şehrin dört taraftan çepeçevre nasıl kuşatıldığını anlamak için mutlaka bu erlerin ve erenlerin; şehrin geçmişinde ne kadar tesirli olduğunu anlamak icap eder.

Selâm olsun, Şeyh-i Şirvani’ye!, İshak-ı Zencani’ye!,  Behzat-ı Veliye!

Selam olsun, Ebubekir Kâni’ye!, İbn-i Kemal’e!, Yeşil Türbeye!...

Selâm olsun, Sümbül Baba’ya, Ebu-Şems Hangâhına, Ali Paşa’ya!...

Selâm olsun, Ali Tusi’ye, Acepsır’a! Selâm olsun, Koşukavak’a!... 

Selâm olsun, Erenlere, Erdirenlere!...

Selâm olsun!... Selâm olsun!... 

Sivas’ta halk arasında bir söz vardır: “Sivaz yel, Tohat sel, Amasya Kur’an.” Bu söz ne denli doğrudur bilmem. Tokat için bildiğim bir şey varsa bereketli topraklarına taş eksen çimen biter; taşların üstünde bin bir ot biter; sularının rengi cennet yeşilidir, havası hoş, insanı cömerttir. 

Şehrin çevresindeki derelerden billur gibi akan sular, tarihi şehrin gönül dünyasında nice menkıbelere konu olmuş; bazen lebâleb dolu halleriyle şehrin en saf kızından en aşüftesine varıncaya kadar inciler devşirmiş, gerdanlara ziynet olmuştur.

Evliya Çelebi, Bursa için “Velhasıl sudan bir şehir“ diye buyurmuş. Canım Evliya; Bakraç Sokağından, Hocaahmet Mahallesinden, Akdeğirmen Mahallesinden, Sulusokaktan, Gençay’dan, Dar çaydan, salına salına gezen bir gelin gibi kapı diplerini süpüre süpüre, kanetli kapıları dinleye dinleye; pancurlu pencerelere göz kırpa kırpa, kâh bir çalı süpürgesinin önünde hatıraları bile alıp götüren, kâh bir evin bahçesindeki şadırvanın başında serince dinlenen, yüreği yareli gönüllere, âsude demler sunan; fakat hiç susmadan gece gündüz şehrin kaldırımlarını “nahır döver” gibi döven suların sesini; Behzat deresinin  mevsimden mevsime değişen rengini ve kokusunu, Yeşilırmak’ın hırçın bir yolculuktan sonra yeşim taşına benzer mücevherleriyle Kazova’ya doğru nazlı nazlı akışını dinlemiş olsaydı, Tokat için kim bilir daha ne güzel sözler söylerdi.

İris’in zümrüt yeşili sularının üstünde, Tokat’tan Turhal’daki Erenler dergâhına; Turhal’dan Tokat’taki Erenler dergâhına “terpoşlularla” nasıl helva taşındığını bilmiş olsaydı; gecelerce ve günlerce Tozanlı’dan Omala’ya, Omala’dan Kazova’ya, Taşova’ya ve Erbaa ovasına doğru uhrevî süzülüşünün hangi hasretlerin vuslat ilâhileriyle bezenmiş olduğunu dinlemiş olsaydı; Aksu’dan, Karasu’dan, Marul Beli’nden, İncesu’dan, Oğul Beyi Suyundan, Çördük Suyundan  gelen, her biri kendine has tadıyla ve kendine has raks edişiyle şehrin taraçalarından evlerin kurnalarına ve şadırvanlarına inerken hangi altın rüyanın bestelerini yaptığını bilseydi; herhalde suyun bir şehrin yalnız hayallerine değil; rüyalarına, kâbuslarına, destanlarına, menkıbelerine, kıssalarına, türkülerine, masallarına, ağıtlarına, romanlarına, hikâyelerine ve şiirlerine  bu denli girdiğini daha iyi anlardı; ondan sonra da herhalde Tokat için “Tarihi Suyla Yazılmış, Bir Su Şehri ” demekten kendini alamazdı.

Tokat gibi sanat ve zanatkârların bütün zamanı ve mekânı doldurduğu bir şehirde; sadece Sulusokak'da bir zamanlar yazmacıdan, bakırcıya, kalaycıdan, demirciye, semerciden, bezzazcıya, çarıkçıya, kunduracıya, urgancıya, eskiciye, oymacıya, kebapçıya, terziye ve mutafa varıncıya kadar hemen her alanda onlarca insanın el ele, kol kola gönül gönüle nasıl çalıştıklarını; sokağın bir başından öbür başına ustaların birbiriyle nasıl yarıştıklarını; bir zamanlar Orta Asya içlerinden Balkanlara kadar şöhreti giden bakır kapların, tepsilerin, padişahların, sultanların mutfaklarını süslediğini çok iyi bilmek icap eder.

Bir şehre sevdalanmak, yalnız geleceğini düşünmekle değil; o şehrin hem geçmiş zamanını yaşamak ve yaşatmak, hem de geçmiş zamanını geleceğe taşıyabilecek bir ruha sahip olmaktan geçer. Şehir bu  olguya hazırdır da, eğer şehirde yaşayanlar ve şehiri yönetenler bu olgunun farkında değillerse; asıl çatışma, asıl sıkıntı  o zaman başlar. Yenileşeme ve değişim adına pek çok güzellik kaybolur gider.