CEMRELER DÜŞÜYOR, BEN ISINIYORUM…

Sıcak günlere doğru yol alıyoruz. Cemreler düştükçe yüreğim ısınıyor. Ben ki cemreleri seviyorum.

            Türkçeyi sevenlerden ve sevdalılarından olmak beni mutlu etmektedir.

            Eğitimsiz, öğretimsiz, bilgisiz, hedefsiz, mefkûresiz her şey yerini ve yolunu kaybetmeye mahkûmdur.

             Şairlerin önündeki şiirlerin nedenli önemi vardır, nasıl yazılır, okuma faslında ellerindeki ve yüreğindeki titreşimlerin dozunu bilirim.

            Şairinin önündeki şiirleri, yazarından daha meşhur romanları, bestekârı ve güfte yazarının çok ötesindeki şarkıları bilirim.

            Gecenin en karanlık yerini, umudun en uzak olduğu noktayı, imkânsızlaşan kelimelerin başını ve sonunu süsleyen ne varsa cümlenin anlamını bir türlü değiştiremez. Anlamsızlığını, olumsuz yapısını çözemez. İşte öyle bir noktada bütün noktalama işaretlerini bir araya getirseniz değişmezler hanesinde bir arpa yol alamazsınız.

            Sen, imkânsız…

            Sensizlik imkânsız…

            Aşk imkânsız…

            Ben sana mecbursam, sen bana lazımsın.

            Sabaha yürüyen nefesin her hareketinde tekleyen kalbin zamana meydan okuyan ritmini destekleyen her hücreye teşekkürler.

            Güneşe bir türlü ulaşamayan, ısınamayan ten üşümüşlüğünde ağır ağır yol almaya çalışıyorum.

            Bütün sokaklar birkaç adım sonrasında körleşiyor. Çıkmazlaşıyor. Ana cadde de oturmama rağmen kendi yalnızlığımda boğuluyorum. Kelimeler boğazımda, elimde, önümde dans ederken sadece susuyorum.

            Keşke dizilerle aram iyi olsaydı. Birkaç tane hiç kaçırmadığım severek izlediğim olsaydı.  Ama uzun zaman oldu, takıldığım bir tane bile kalmadı. Neden uzaklaştım, sorusu son günlerde içimde cevap bulunca biraz rahatladım diyebilirim.

            Senaryoların çok basit oluşu, beni mutlu etmeyişi bu noktaya getirdi. Dizi müziklerini de severdim bir dönem. Hemen her dizinin müziğini bilir kendimce değerlendirme yapardım.

            Şimdi ben bozkır yamaçlarının, gönül çeşmelerinin ve dahi hasat mevsiminin sevda yanmışlığımda günün kendi karılmışlığında ikindi sonrası akşama yol alıyorum.

            Önümde sıcak günler. Cemreler düştükçe yüreğim ısınıyor. Ben ki cemreleri seviyorum.

            Gönülden vuruldum diyen tüm ustalara, hayırlı olsun demekten başka elimden bir şey gelmiyor.

            Senede kaç gün vuslattır.

            Senede kaç gün yangındır.

            Senede kaç gün gülümseyiştir.

            Olur, olmaz kelimelerin tesirinde cümle üretmek er işimidir.

            Gel demek, git demek ne menem şeydir ki gözden birkaç damla akıntı sonrasında deli divane bir koşuşturmaya başlayışın temeline çimento oluşturur.

            Sevgi ve gerçek nerede buluşunca huzura yolculuk başlatabilir.

            Gerçekler buluşur mu, bütünleşir mi bilmek gerek. Gecenin her vaktinde hiçbir şeye aldırmadan el ele kenetlenmişliğin sessiz huzuruyla karanlığın içinde kayboluşa giden bütün yollara merhaba diyerek geriye bir gülümseyiş bırakış mıdır?

            Oyuncularının tam olduğu günlerde seviyeli bir senaryo ekibi oluşturulup, Kültür Bakanlığı destekli en az elli dizilik bir “Hababam Sınıfı” çekilseydi. Emeği ve hizmeti olanlara dua edenlerin başında ben olurdum.

            Rüzgâr teslim aldı ikindi ile akşam arasındaki vaktimi. Nisan yakın ki rüzgâr kafa kol çekiyor ama bulutlara söz geçirip yağmur olup yağmıyor.

            Nisan el olmasın/ Nisan sel olmasın /Nisan ki yar olsun/ Nisan ki can olsun/Nisan ki gül olup açsın, dört bir yan nevruz sonrasında tatile çıksın. Bayram öncesi ve sonrasında güneş ısınmışlığında cemrelere merhaba desin tatlı bir gülümseyişle…

            Vaktim akşamımla bütünleşmiştir. Biliyorum, Güneş’e veya Ay’a ihtiyacım hiç bitmeyecektir.

            Benim yaşadığım karanlığın üzerindeki örtünün dünyalığı tamamdır.

            Dünyalığını tamamlamış bir bedenin nefes öncesi ve sonrasında bildiği tek şey ebedi âlemi özlemek ve beklemektir. İnsan hemen böyle bir bekleyişe geçer mi?

            Yaşanılan o kadar çok şey etkisi ve yetkisiyle hükmeder ki bulunduğunuz her yerde kendinizi oraya ait hissedemezsiniz.

            Büyük şehirlerin cadde ve sokaklarında yabancı tabelalar. Semtimde, şehrimde ve ülkemin tamamında durum vahimdir. Nedir bu karmaşa? Yabancı isimle iş yeri açmak övünülecek, gururlanılacak şey midir? Bu beni üzmekte ve ürkütmektedir.

            Yahya Kemal Beyatlı; “Türkçenin çekilmediği yerler vatandır.” İfadesinde haklı olduğunu yılların derinliğinde ispat etmiştir.

            Mehmet Akif Ersoy; “Bence iki şey mukaddestir. Dil ve din” demektedir.

            Yine, Yavuz Bülent Bakiler; “Dil bir milletin çimentosudur. Dili bozulmuş milletler dağılmaya mahkûmdur.”

            Fazıl Hüsnü Dağlarca;“Türkçem benim ses bayrağım.”

            Tabii bu tanımlar ya da Türkçemizin hassasiyetini daha iyi anlatmak için dile getirilmiş özlü sözler çok önemlidir.

            Yard. Doç. Dr. Erol Barın; “Türkçe, yüreğimize düşen bir cemre olmalı.”ifadesiyle bir sevdanın adını koymaktadır. Ne kadar haklı ve yerinde bir tespit olduğunu tam anlamak için Türkçe sevdalı olmak gerek.

            Son yıllarda birçok gönüllü sivil toplum kuruluşlarının yanında “Türkçe Sevdalıları Derneği” Uğur Kılıç’ın başkanlığında çok önemli çalışmalar yapıyor. Her fırsatta hassasiyetlerini ve çalışmalarını açıklıyor. Tebrik ediyor, başarıları daim olsun diyorum.

            Genel yayın yönetmeni olduğum, Kümbet Altında (Eğitim, Kültür, Sanat ve edebiyat)Dergisi Türkiye’de Türkçe Sevdalılarına sayfa ayıran tek süreli yayındır.

            Şehrin işyeri levhalarında kısa bir gezinti yaptığınızda öylesine kelimeler görüyorsunuz ki bütün ses uyumlarının altını üstüne getiren kelimeler türetilmiş. Sayı izahının olmadığı sesli ve sessiz harfler yan yana getirilmiş. Ya da başka dillerden alınmış, kullananların dahi anlamını izah edemediği levhalar ve kelimeler.

            Bu ülkenin çocukları kendilerine ait olmayan kelimelerle süslü levhaların altında ticaret yapıyorlar. Bütün sorumluluğu ve günahı da markalara yüklüyorlar.

            Bakmak, görmek diye önemli bir ayrıntının derinliklerinde ne varsa bilmek ve kendi içindeki bütünlüğünde bilerek ve isteyerek huzurlu ve mutlu bir ayrıntıyla sağlıklı yarınlara ulaşmak gerek.

            Nefes almak ihtiyacı çok önemli ayrıntıdır.

            “Dünya dilini ve milliyetini kaybedenlerle doludur.”denmiştir.

            “Türk demek, Türkçe demektir.” (Atatürk)

            Bu ifadenin üzerine mühür vurup, akıllı ve bilgili olmak mecburiyetindeyiz.

             Cemreler düştükçe yüreğim ısınıyor. Ben ki cemreleri seviyorum.

            “Cümleyi sen kuruyorsan, noktayı da sen koyacaksın.” Denmiştir.

            Uzun bir geceye isteyerek ve istemeyerek teslim olup, şafak vakti duasına teslimiyetin bütün huzur ve mutluluğunda dünya hayatımın sağlıklı olması için kelimeleri dans ediyorum.

 

29.03.2013 /Ankara