UZAKLARIM…

Günlük hayatın içinde neler olması gerekse harfi harfine oluşuyor ve ben bu asrın neyi varsa hece hece okuyor, nefes nefes yaşıyorum.

Denilir ki mizah, çalışmayı önlemektedir.

Aslında mizah tarafım dolu olsaydı, kendi kendime rahatlamayı, derin nefes almayı, gülümsemeyi, ihtiyaç olduğunda ses vermeyi bilirdim.

Ne zaman gülümsemeye başlasam içimde ılık bir esinti oluyor, huzura ve mutluluğa doğru yol alıyor, kendimi en az on yıl genç hissediyorum.

Acılara, acıların ötesine katlanabilme gücümü artırıyor. Vaktin öncesi ve sonrasında nerede, nasıl ve neyle olmam gerektiği gerçeğine hiç takılmadım. Hayatın içi ve dışında ne varsa olduğu gibi kabul ettim. Biraz bilmek, biraz seçmek, biraz sahip olmak iyi bir maharet olmalı ama benim hiç böyle bir şansım olmadı.

Aslında içimdeki gülümseme kültürü beni teslim alsaydı. Yılların derinliğinde olumlu ve olumsuz ne varsa yönlendirseydi. “Şansın bol olsun. Daima seninleyim.” Diyebilseydi.

Ne zaman kendimi sıkıntıda hissetsem Kelkit’e koşuyorum. Kelkit doğduğum köyün ortasından bitmeden, tükenmeden, kızmadan, isyan etmeden yıllar yılı akan gönül dostum.

Kelkit, ah Kelkit, doğduğun mekândan itibaren dokunduğun, selam verdiğin her yere can suyu veren kadim dost.

Neresinde olmam gerektiğine bir türlü karar veremediğim akşamlarımı bilirim. Akşama kadar tarlada çalışmanın verdiği yorgunluğumu unutup, sabaha kadar kendi etrafımda döndüğüm zifiri karanlık gecelerin bulutlarıyla gönüllü gönülsüz tatlı sona ulaşmayan sohbetler.

Yandığım, terlediğim, kararsız kaldığım anlarda sularına kendimi bıraktığım Kelkit.

Gülümsemek iyi bir gelişme ve duruştur. Mizah onu tamamlayan su gözesi diye tanımlasam yanlış yapmış olmam.

Mevsim bahara oturdu oturmasına ama havalar bir türlü ısınmıyor.

Küresel kelimesini icat edenlerin hiç birisi bu kelimenin etrafında konuşlanmadılar. Yönettikleri toplumlara üfleyip duruyorlar. Yollar değişiyor. “Gayri durak tutmaz artık.” Diyenlere de aldırmadan ellerimi bulutlara düşmüş güneşe uzatıyorum. Nerede olursa olsun ellerimi tutacaktır. Bir aralık bulsa, bulutları parçalasa bana yardıma gelecek, ellerimi tutacak ve bir daha asla bırakmayacak.

Sonrasında üşüyeceğim. Ne kadar, nereye kadar, bilmeden, merak etmeden, takılmadan üşüyeceğim. Nezle olabilir, öksürür, iliklerime kadar kilitlenebilir, soluğu acil servislerde alabilirim.

Ateşin ateşe selam verişiyle çıkan alevlerin gökyüzüne yükselişindeki asaletini bilenler bilir.

Bir ikindi sonrası, diğer ifadeyle, bir akşam öncesi patika yollardaki akıntılar, taşlar, çamurlar titretiyor beni. Üşümekten korkmuyorum artık.

Rüzgârın dağları eğdiği mekânlarda, at sürmenin serinliğinde koç yiğitler aşkıyla zamana merhaba demek için gülümsemek istiyorum.

Yağmura at sürmenin rahatlığında karlı dağlara selam veriyor, ülkemin her karış toprağını öpüyorum.

Deli rüzgâr, nere gitsem yanı başımda bitiyor. Üşütmek için sıra dahi beklemiyor. Üzerimde ne varsa meydan okuyor da kırılan, dökülen ve öksürenlere asla aldırmıyor.

Isınmayan mevsimin akşam serinliğinde uzaklardan duygu bekliyorum. Uzaklarım çoğalıyor. Ben uzaklara gidemiyorum. Uzaklar bana gelmiyor.

Adını Delitay koymuşum. Sevda adına neyim varsa türkülere mısra yapmış, dörtlüklerle disipline etmişim.

Artık mizahsız da olur diyenlere karışıyorum. Beynimi günlük yaşantımın ara sokaklarına teslim etmiş badal badal yokuş çıkmaya hazırlanmalıyım.

Çalışma masamın her tarafı okunmamış kitap ve dergilerle doldu. Nereden başlasam telaşının dışında hiç acele etmeden kitap seçim muhabbeti yapıyorum kendimle.

Uzaklara inat, kitaplarım yanı başımda.