Bir Varmış, Bir Yokmuş?‏

Bir gün geriye dönüp baktığınızda, hayal olduğunu görürsünüz. O değerli yaşamın anıları, sevgisi, coşku ve hırçınlığı beyinde bir düş olarak sizde kalır. Yaşadığımız her kare ve zaman akıp geçer. Kolay da zor da olsa, geride bıraktığımız eserler, ayak izleri, nesilden başka bir şey kalmaz. Sonunda hoca ''nasıl bilirsiniz bu er kişiyi'' der. Bir kaç gün hatırlanır, malum, unutulursunuz. Su nehirde akar, hayat yoluna devam eder.

Yaşamda kazanma hırsı, öfke, acımazlık yapanlar belki kazanırlar, zengin olurlar. Sonunda kazandıkları tüm varlıklarını birilerine bırakmak zorundalar. Rahmetli babam, oğlum derdi ve şunları söylerdi:

“İnsanlar ya kış yiyeceğini ya da yaz yiyeceğini birilerine bırakırlar.” ''Akıllı evlat parayı neylesin, deli evlat parayı neylesin.” ''Evlatların, derin gidesi malı az bıraktın veya bana bırakmadın, çok bıraktın.'' Halk arasında buna benzer yüzlerce sözler dolaşmaktadır. Aç gözlü doyumsuz insanlara; “Tilkiyi canından eden parlak postudur, insanı canından eden kahpe dostudur.'' “Helalından kazanıp paylaşımcı olan insanlar, mutlaka mutlu insanlardır.”

İstanbul sokaklarını bilmeyen yoktur. Evler kaldırımlara baskı yapar. Caddeler, sokaklar, kaldırımlar evlere baskı yapar. Bu iki baskı arasında insanlar, taşıtlar hareket etmeye çalışırlar. Sefaköy’de sağlı sollu eğlenmiş taşıtların arasından arabamla ilerlerken, sokak ortasında kağıt toplayan, iki tekerlekli, bez torbalı iki araba durmaktaydı. Sol tarafta, iki apartmanın boşluğunda, küçük bir alanda top oynayan çocuklar vardı. Onları seyreden birkaç aile ve küçükler vardı. Arabalarını yoldan kaldırsınlar diye kornaya bastım. Beş, altı yaşlarında bir erkek çocuk fırladı. Sarı saçlı, mavi gözlü, eli yüzü kir, pas içinde. Bir de zayıf beyaz tenli, saçları kirden lüle lüle olmuş fistan giymiş, terlikli bir kız arabalarının yanına geldiler. Erkek çocuk kendi boyundan üç kat uzunluğundaki arabanın koluna, bir kedi çevikliğinde sıçradı, eğdi arabasını kenara çekti, Küçük kız da aynı hareketi yaptı. Oyun oynayamayan, oyun seyrederken keyiflerini kaçırdığım için çok ama çok üzüldüm. Oyun oynayan çocuklar yoksuldu, kağıt toplayanlar onlardan beş kat daha yoksuldu.

-Bu yaşta, bu trafik arasında, mikropların içinden kağıt toplamaya zorlayan aile ve buna izin veren yöneticiler;

-Çocukluklarını yaşaması, oyun oynaması sağlıklı beslenmesi gerekliyken ev ekonomisine katkıda bulunması, yaşam mücadelesi vermesi;

-Bu sarı saçlı, mavi gözlü, kısa kollu, yırtık ayakkabılı, beş-altı yaşlarındaki çocuk bizim çocuklarımız değil mi?

-Sosyal devletimiz bunları duymuyor, görmüyor mu?

-Yasalarımızda çocuklar çalıştırılamaz; Eğitim çağındaki çocuklar okutulmalı, topluma, millete yararlı bir birey yetiştirmemiz gerekmez mi? Hani, ''kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyet'ti.''

-Bizler yaşarken sosyalliği, yardımlaşmayı, paylaşmayı unuttuk mu? Peygamberimiz ''Komşun açken, sen toksan bizden değilsin.'' buyurmaz mı? Görmediğimiz, duymadığımız başka çocuklar ve yoksul nice insanların olduğunu biliyoruz, duyuyoruz.

Üstada sormuşlar; kırılan kalp yine sever mi? Üstad da; evet demiş. Adam; peki demiş, üsdadım siz hiç kırılan bardaktan su içtiniz mi? Üstad da cevap vermiş; peki sen hiç bardak kırıldı diye, su içmekten vazgeçtiniz mi?...

Kırılan kalp kolay kolay düzelmez. Önemli olan o kalbi kırmamak. Sevmek, saygı duymak en değerli olaylardan biridir.

Harun Reşit, Leyla ile Mecnun'un aşklarını duyar. Bu nasıl bir aşktır diye merak eder. Harun Reşit düşünür, Leyla o kadar alımlı, çalımlı, güzel, yakışıklı, boylu, poslu olmalı ki Mecnun sevmiş olmalı. Sıradan bir kadın olsa neden bu kadar dertlere katılsın ki? Leyla'yı görmek için her türlü yola başvurur. Sarayına getirtir. Leyla peçesini kaldırır. Harun, Leyla'ya bakınca şaşırır. Diğer kadınlardan hiç bir farkının olmadığını görür. ''Leyla, Leyla dedikleri bu mu, Allah aşkına! Mecnun bunun neyine aşık olmuş ki? Sıradan bir kadın, ne farkı var ötekilerden?” Bunu duyan Leyla gülmüş ''Evet ben Leyla'yım ama sen  Mecnun değilsin ki? Sen beni bir de  Mecnu’nun gözüyle görebilseydin, aşk denen sırra ererdiniz?''

Sevmek insanın kendinden başlar. Çevre, doğa ve evrenle sonsuzlaşır. Seven insanların topluluğunda huzur, mutluluk, saygı vardır.

''Biz sevdik mi, yer oluruz.

Biz sevdik mi sel oluruz.

Biz sevdik mi lal oluruz.

Biz sevdik mi can oluruz.” der Mevlana. Kimseyi hor görmemek, küçümsememek, büyük görmemek gerekir. Sadece eksiklerimizin olduğunu bunun da eğitim ve öğretimle giderileceğini bilmeliyiz.

Beni görüp yüzün öte döndürme. Yine gitmez meylim, sendedir Sende. Hilal kaşların yere indirme, Günah sende değil, bendedir bende. // Şeker vardır dudağında, dilinde. Arzumanım kaldı gonca gülünde. Sen bir padişahsın hükmün elinde. Senin ile davam, sendedir sende. // Sensiz çıkıp yaylaları yaylamam. Engeller  içinde sırrım söylemem. Çok günah işledim, inkar eylemem. İki ellerim kızıl kandadır kanda... // Nice beylerle gezdim yoruldum. Bulanık kan gibi aktım duruldum. Sencileyim çok güzele sarıldım. Dahi senim sevgin candadır canda. // Pir Sultan Abdalım böyle deyiptir. Aşıklar güzeli seve gelip de. Bir güzel sevmeyle kanlı m'oluptur. Kalem terkidedir, yandadır yanda. (Pir Sultan Abdal)...

Asıl olan yürekten, karşılıksız sevmektir. Sevince birçok eksiklikler gider. Benlik kalkar, şeytan yok olur. Sevgisiz yaşayanlar, yaşıyorum saymasın kendini. Fakir, yoksul, kimsesiz insanlar da, varlıklı, zengin insanlar da  bizim insanlarımızdır. Yeter ki insanlığı elden bırakmayalım.

''Sevgi varken, nefret niye?

Kardeşlik varken, didişmek niye?

Dostluk varken, düşmanlık niye?

Hoş görü varken, bağnazlık niye?

Özgürlük varken, tutsaklık niye?

Adalet varken, haksızlık niye? (Hünkar Hacı Bektaşı Veli)

Sonunda bir varmış, bir yokmuş diyeceğiz, ''Güzelliğine  güvenme bir sivilce yeter, varlığına güvenme bir kıvılcım yeter.''

Sevgi yolu hepimizin yolu olsun....

    

     SÜLEYMAN ERKAN  (12-06-2013 ÇRŞMB / ŞİŞLİ –İSTNBL.)