Akıl Tutulması

 

Sosyal olayları ne kadar doğru hazmedebildiğimizi, son üç hafta bize ibretamiz bir şekilde gösterdi. Ne yazık ki iyi bir sınav vermedik. Hepimiz sınıfta kaldık. Toplumun hemen her düzeyinde, hiç kimsenin anlamadığı bir “Akıl tutulması” oldu.Olayları doğru yorumlayamadık, doğru teşhis koyamadık, doğru yönlendiremedik. Her şeyi elimize yüzümüze bulaştırdık. Her şey birbirine karıştı. Her şey birbirinin üstünü kapladı. Herkes benim doğrularım “doğrudur!” dedi. Dedi ne oldu? İşte daha ilk paragrafta ikinci defa kullandığım “akıl tutulması” oldu.

Yirmi iki gün önce “Gezi Parkında” masumca başlayan eylem; o gecenin sabahında polisin akıl tutulmasıyla başlayan yanlış müdahalesi sonucunda bir tedhiş ve terör hareketine dönüştü. Polisin aklı tutuldu, gezi parkına gelenlerin aklı tutuldu, onları destekleyenlerin, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin,  terör örgütünün olmayan aklı, dıştaki ve içteki dostlarımızın ve düşmanlarımızın daha net bir ifade ile “Gezi parkı olaylarında” nerdeyse bütün dünyanın aklı tutuldu. Birbirini yalanlayan beyanlar, birbirinin açıklarını arayan insanlar; suçlu, suçsuz, haklı, haksız arayanlar ve en vahimi de  “durumdan vazife çıkarırcasına” siyasi çıkar arayan zavallıların aklı tutuldu.

Bu milletin bütün fertlerinin aynı bayrak altında, aynı vatanda; tasada, kıvançta, sevinçte, hüzünde, kederde bir olacağını, birlikte hareket etmesi icap ettiğini bilmesi ve bunları desteklemesi gereken sosyal grupların çoğunun yangına körükle gitmesi işi çığırından çıkardı.

Bir toplumu bu kadar “ajete” etmenin, bir toplumu  “İsyan” noktasına getirmek isteyenlerin elbette büyük amaçları vardır.  Bu amaçları, Türk Milletinin yakın ve uzak tarihine şöyle bir göz attığınızda anlamanız kolay olur.

Geçtiğimiz aylarda sosyal medyada bir yazı gördüm. Uzun süre düşündüm. Ne kadar sıra dışı olursa olsun bu konuyu aynen almak istiyorum. Konu bir soruyla gündeme getirilmiş ve cevapları verilmişti. Soru ve cevapları aynen şöyleydi:

Birinci Cihan Savaşında Anadolu baştanbaşa “Haçlı Zihniyeti” tarafından işgal edilmiş olsaydı, ne olurdu?

Hilafet kaldırılırdı?

Arap harfleri, Latin harfleriyle değiştirilirdi.

Boğazlar yabancıların hegemonyasına verilirdi. “Montrö Antlaşması”

Müslüman kadınların başları açılırdı. “Kıyafet Devrimi”

Osmanlı topraklarının tamamı düşmanlarımıza şartsız verilir; can damarımız olan Kerkük ve Musul İngilizlere bırakılırdı.

Kur’an, yalnız toplum hayatından değil, insanların belleklerinden de silinirdi.

Ayasofya,  ya kilise olarak, ya da müze olarak topluma yutturulurdu.

 

 

 

 

 

Diğer maddeleri de siz anlayın. Lozan anlaşmasıyla bize sunulan zehirli aşı “bal” diye yutan ve yutturanların da akıl tutulması yaşadığı bir gerçek değil mi?

Bir asırdır ülkenin hemen hemen her türlü ekonomik ve yönetme erkini, güya demokrasi (!) adına elinde tutanlar; bu sahalardan dışlanmaya başladıklarında; yine kendilerine göre yine mahut demokrasi (!) adına, hırçınlaşmaya, saldırmaya, hatta kudurmaya başladılar.

On yıl önce iktidarda beceriksizliklerinden, ülkeyi üç kuruşa muhtaç edenler; on yıl sonra bir siyasi anlayışın hemen her alandaki başarılarıyla palazlaşarak siyasi ikbal uğruna en galiz küfürleri savurmaktan, en ağır hakaretleri yapmaktan bırakın geri kalmayı; bunları sürdürmekten zevk alacak bir haleti ruhiye geldiler.

Kusura bakmasınlar bu bir “akıl tutulması” değil; düpedüz şifa bulmaz bir şizofrenik bir hastalıktır.

Hangi siyasi anlayış, hangi siyasi parti, hangi sivil toplum örgütü olursa olsun; ülkenin ve milletin menfaatlerini koruyup kollamasını düşünmeden, fertlerin menfaatlerini kollayacağına inanmak, herhalde safdillik olsa gerek.

Ülkemiz insanının son on yılda sadece sağlık alanında aldığı hizmeti düşünsek; bunca acıya, bunca tedhişe, bunca teröre; yakmaya, yıkmaya, yok etmeye; insanları işinden, gücünden ve aşından etmeye kimsenin hakkı olmaz.

Dedim ya, bir “akıl tutulması” oldu. Nazara geldik.

Fakat nazara geldik, akıl tutulması olduk diye de; daha dün atımızın üzengisini öpmek için yarışan batılı felaket bezirgâncıların, uşakları olacak kadar da alçalmadık.

Şimdi de “Duranadam” protestosu yapıyorlarmış.  Efendim bu ne zekâymış, bu ne ince akılmış. Sevsinler sizi! 1970 yıllarda “Özdenciler” İstiklâl caddesinde, “Dünyayı canavarlar yönetiyor. Bütün insanlar hayvandır!” teraneleriyle aynı “duranadam” figürünü oynuyorlardı.

Onlar devrim yaptı, siz de yaparsınız!…     

Dilim varmıyor, fakat “kervanlar her zaman yürür…”

Kim bilir belki bu yazıyla benim de aklım tutuldu. “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına…” derler.

Biz tenkit etmeyi, tartışmayı bilmezsek; birileri bize öğretir.   

 

 

 Vesselam!...