BİR TARİHİN GÖÇÜ HÜSEYİN AKINCI

Bir gün çocukluğumda sadece birkaç saatlik simit sattığım Çörekçi Hafız Efendi’yi ve onun değerli oğlu Tarih Öğretmeni Hüseyin Akıncı’yı kaleme alacağımı bilemezdim elbette.

İbni Kemal İlkokulu 1.sınıftan 2.sınıfa geçtim.O dönem çocuklara boş gezme diye bir izin hakkı yok.Babamdan dolayı aile dostu olan Çörekçi Hafız Amca’ya annem :”Çocuk boş gezmesin Hafız Efendi” ricası üzerine  biz de daha okulun kapanmasının  ikinci gününde soluğu  simit,çörek  satılan camekan ,yayvan  ve uzun sepetlerle  ,tavlaların arasında bulduk.Yaşımız küçük,boyumuz kısa  ne camekan ne simit tavlası taşıyacak gücümüz yok.Sayısını şimdi hatırlamadığım simit ve çörekleri bir bir sayıp koluma küçük bir sepet taktılar.Böylelikle hayatımızda bizimde ilk ticari işimiz oldu.

Çıktım yenice heves Behzat Caddesi’nden Ali Paşa camiine doğru. Belki küçüğüm diye acıyıp simit almak için bana seslenen “simitçi “seslerine büyük bir heyecanla koşuyorum. Ama bu tatlı hevesim uzun sürmüyor. Belediye Parkı yanına geldiğimde zabıtalar yanımda bitiyorlar aniden.Suç işlemiş mahkumlar gibi biri kolumdan tutuyor biri elimden henüz yeni ısındığım   ekmek teknemi ,sepetimi alıyorlar.Utanmasalar bir de kelepçe takacaklar  zayıf,çelimsiz kollarıma.

Şimdiki Belediye ana binasının ilk katında zabıtaların dairesi var. Korkuyorum ağlıyorum. Uzun boylu bir zabıtanın (Daha sonra komşumuz olduğunu öğrendiğim Rahmetli Mehmet Esener Ağabeyin)sert bakışları ve sesleri arasında eriyip gidiyorum. Mavi gözlerimden boncuk yaşlar akıyor taş binanın zeminine .Kimse beni  “yahu bu henüz çocuk “diye teselli bile etmiyor,kime ne.

Simitleri birer birer benim küçük yüreğimle birlikte gözümün önünde adeta sırıtarak bölüp parçalıyorlar.Tabi bizleri toplamanın sebebini birkaç gün sonra ancak öğrenebiliyorum.Bir simitçi dükkanının  satılan simitlerinden bir tanesinden kıl çıkmış.Vatandaş da haliyle şikayetçi olunca zabıtaların gücü de bizim gibi çocuklara yetmiş.

Nasıl nereye giderim ,nasıl anlatırım daha bir günlük mesleğimin acı dramını.Utana sıkıla  ağlayarak  saat kulesi karşısındaki-bugünkü Kız Meslek Lisesi’nin yerindeki-Kambur Ali’nin bahçesinden geçerek  çörekçi dükkanının yolunu tutuyorum.Hafız Amca başıma gelen hikayeyi sabırla dinleyip zabıtaların bana davranışına sinirlenip boynunu büküyor.Hasılatı teslim edip bir daha bu meslekle karşılaşmamak üzere cebime de teselli olsun beş on kuruş konmadan, oradan yine ağlayarak Perviz Sokağı’ndaki evin yolunu tutuyorum.

Akıncı Ailesinin kökeni Sarıkamış’a Karapapak-Terekemelere  dayanıyor. 1877-1878 Osmanlı Rus  savaşı sırasında Rus zulmünden kaçarak Tokat’a gelmişler. Sarıkamış’taki gelinen köyün adı Kızıl köy ( Uzungöl).Dedeleri orada medrese hocası imiş.Tokat’a geldiklerinde Sulusokak’ta bulunan bir medresede  vefatına kadar hocalık yapmış.Aileyi önce devlet Kömeç köyüne yerleştirmiş ama Sarıkamış’ın havasına alışık büyükler üvez var diye  burada kalmayıp  daha yukarılara Bozatalan Köyüne geçmişler.Daha sonraki yıllarda da şehre gelmişler.

Bu yazı için mülakat yapmak üzere ailenin işyerlerinden biri olan Fırınistan’da Hüseyin Akıncı Hocamın  oğlu Gazi Osman Paşa Üniversitesi’nde görev yapan  Erdem Akıncı ve Hocamızın küçük kardeşi Ahmet Akıncı Ağabey  buluşuyoruz.Haliyle de sözü ona bırakıyorum:

 

“Babam Mehmet Akıncı  çevrede Hafız Efendi diye bilinirdi.Annem ise Zehra Hanımdır.Üç kardeşiz ,ağabeyim Hüseyin,Halam Melahat ve ben.Halam ve ağabeyim  rahmete  kavuştu.Biz şimdilik hayatımızı sürdürüyoruz.Babam çörekçilik işini eniştem Ahmet Fırtına’dan  öğrenmiş.O zamanlar dükkanlarda su falan yok dolayısıyla  Ali Paşa Camiinden Sulusokak’a  kadar hamur yoğurmak için  tenekelerle su taşırlarmış.

Bu sanatı iyice öğrendikten sonra askerliğini  yapmak üzere İstanbul Büyükçekmece’ye gitmiş.Dönüşünde 1945 yılından sonra kendisini tamamen bu işin içinde bulmuş.Tabi savaş yılları yoklukların,yasakların yoğunlaştığı  zor bir dönem.Ekonomik hayat biraz rahatlayınca Meydan’da fırını kendi imkanlarıyla  açıyor.Birkaç yıl bu semtte iş yaptıktan sonra oradan Behzat’ta  Eski Hükümet Konağı karşısındaki Polis Şahin’in Hanına taşınıyor.Daha sonrası ise bugünkü iş yerini  Cinlioğlu Köprüsü karşısındaki Şemsettin’in Kahvehanesi’nin yanını tercih ediyor.Tabi Sivas Yolu o vakitler buradan geçiyor.Onun için oldukça hareketli bir yeri bulmuş.Şimdide aynı iş yerinde baba mesleğini çocuklarla beraber götürüyoruz.”

Haliyle Mehmet Efendi  yaşı ilerleyince işi  çocuklarına bırakmak zorunda kalmış.1978 yılında 68 yaşında vefat edince mesleği yürütmek  daha çok küçük oğul Ahmet Akıncı’ya düşmüş.

Ahmet  Akıncı ,Tokat Cumhuriyet İlkokulundan sonra Atatürk Ortaokulu’na devam edip mezun olmuş ama iş hayatı ağır basınca gündüz okul gece iş yoğunluğuna dayanamayıp  liseye devam edememiş.

İşte onun ağzından ağabeyi Hüseyin AKINCI:

“Ağabeyim 1941 Tokat doğumlu.İlkokulu Cumhuriyet İlkokulu’nda,orta okulu ve liseyi Tokat Gazi Osman Paşa Lisesi’nde tamamladı.Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nden 1966 yılında mezun olduktan sonra 14.12.1966 ‘da Tokat Gazi Osman Paşa Lisesi’nde Tarih Öğretmeni olarak göreve başladı.29 yıl  aynı okulda hizmet ettikten sonra 17.07.1995 tarihinde emekli oldu.

Hüseyin Akıncı Ağabeyim deyince aklıma hep çalışmak geliyor.Günü paylaşmıştık sanki gece iş yerini ben gündüz o  beklerdi.Üniversitede okurken  bile yazın Tokat’ta geçerdi hayatı.Allah’a şükür hiç bir geçim sıkıntısı çekmedik,kimleri doyurmadı ki bu meslek.

Bizim fırında sayısız işçi ve  usta çalıştı .Bir dili olsa da konuşsa keşke.O zaman sanata,esnafa,büyüğe saygı vardı.Çıraklar ustalarına saygılı davranır,ustalarda  onların yetişmeleri için ellerinden gelen gayreti gösterirlerdi.

Merkeze yakın  köylerin hemen hepsi onun ekmeğini yedik derlerdi.Zira babam kapısına geleni  kolay kolay geri çevirmedi.”Hafız Amca ben geldim “diyen odunu bırakır,O da gelenlere simit,yağlı ve sabah çayı  ikram etmeden bırakmazdı.Şehrin delisi de,velisi de sabahları mutlaka bizim simitçi dükkanından nasibini alırdı.

Ağabeyim  haliyle öğretmen olunca iş yerinden haliyle uzaklaşıp kendini mesleğine verdi.İdarecilikten hiç hoşlanmadı nedense.Zaman zaman bu teklifler geldiyse de hemen geri çevirdi.

Hatta Türk Dil Kurumu’ndan bile ısrarla isteyince  Ankara’ya gitti.Geri dönüşünde “ O kurum bana göre değil” dedi.Osmanlıca,Arapça ve Fransızcayı iyi derecede biliyordu.Bu arada bir hatıramı aktarayım.

Bir gün ağabeyim Ramazan yoğunluğu sebebiyle  fırında  bizlere yardım ediyordu ama eli  yüzü sıcak ve isten kapkara olmuştu.Lise’den Coğrafya Öğretmeni arkadaşı Ercan Süsoy’la hanımı çörek almak için geldiler.Ağabeyimi o perişan vaziyette görünce:

-Hüseyin seni fırının önünde  neredeyse tanıyamadım .Deyince ağabeyim hemen cevabı yapıştırdı:

-Yavrum Ercan Hoca,Biz senin gibi top peşinde değil, görüyorsun halimizi kürek peşinde koşuyoruz.Dedi.

Şu an onun talebelerinin pek çoğu en üst mevkilerde.Kapıcısına kadar ağabeyimi iyi tanırlar.Ben çocukken  onunla  hangi kuruma gitsek  saygıyla karşılarlardı.Bu yüzden ailecek çok onur duyardık. Hayatında ve  kutsal görevi mesleğinde hiçbir zaman ayrımcılık yapmadı.Ağabeyim bu işlere dikkat eder,bizleri ve öğrencilerini uyarırdı.

12 Eylül  1980 öncesi o zor zamanlarda Aydınlık Gazetesinde ağabeyimin resmi çıktı. Topçam’da eğitim alıyor,öğrencileri ve halkı örgütlüyor diye.Oysa uzaktan yakından böyle bir şey yoktu.Onu maalesef milliyetçi görüşlerinden dolayı  hedef göstermişlerdi.

Dışarıda kurşun yağarken o korkmadan öğrencisini okula  toplardı.12 Eylül öncesi  bir öğrencinin  yaralanması  olayı sebebiyle Cumhuriyet savcısınca gözaltına alındı.Bir öğrenci vurulmuş hastanede komada yatıyor.Öğrencinin yakınları hocanın bize düşmanlığı yok deyince ağabeyimi serbest bırakıyorlar.Rahmetli  Mübaşir Halil Seçal  Efendi anlatmıştı.”Savcı Bey siz bu adamı içeri aldınız ama bir dışarı bakın pencereden kaç bin kişi birikmiş onu seven bu adam hiç suç işler mi?”Demiş.

Gecemiz gündüz,gündüzümüz geceydi.Tatili yoktu ağabeyimin.O yoğunlukta bile fırsat buldukça gazete okur,bulmaca çözmeyi severdi.

Ağabeyimin  daha çok okuldan bir arkadaş grubu vardı.Sıtkı Erçin,Resmi Akkaya,Atila Öner,Ömer Dedeoğlu,Kürşat Bozkurt,Cevat Altınok’tan oluşan.Haftada bir gün  bizim fırında tava yapılır ,neşeli,derin bir sohbetle yenirdi.Masrafı herkes kendi çekerdi.Arkadaşları arasında unvanı “Emmi” idi.

Aslında görevine çok düşkündü ama  an geldi emekli oldu.Emekli olunca biraz hayata küstü emek verdiği öğrencilerinin göreve geldiğindeki tavrı maalesef onu üzdü.Yoksa biraz daha çalışmak istiyordu.İki buçuk yıl sonra öğretmenevinde otururken rahatsız olmuş.Devlet Hastanesine kaldırdılar oradan Sivas Tıp Fakültesine  sevk ettiler.Kanamayı durduramadılar.Sabaha doğru ruhunu teslim etti.Mevlâm rahmet eylesin.

 

Bu dünyadan göçmüş bir babanın  evladına  bize onu anlatır mısınız? Sorumuz karşısındaki yaşadığı sıkıntıyı hepimiz az çok biliriz.Bu yüzden oğul Erdem  AKINCI kısaca da olsa yazdıklarıyla bize vermiş olduğu sözü tuttu.Arşivindeki siyah beyaz resimleri annem üzülmesin diyerek sessizce  getirdi.İşte bir mektup özelliği taşıyan mısralar.

“Canım babam

Senden ayrılalı  on dört sene oldu.Hiç bir şey eskisi gibi değil.Yokluğuna alışmak o kadar zor ki.Resimlerine bile bakamıyorum bir türlü.İnsanların içi yanıyor.Dediği iki kelime var ya işte o iç yangınını seni kaybettiğim gün anladım.

Zor seni yazmak,çok zor en mükemmeli yazabilmem.Çünkü bir babadan öte dostum,arkadaşım,dert ortağım  ve en önemlisi Hüseyin Hocamdın benim.Ben hem babamı hem hocamı kaybettim senin gidişinle.

Çok güzeldi babamın hikâyesi.Benimle birlikte annemi ve kardeşlerim   Mehtap’la  Meltem’i bıraktı bu fani dünyada.Kendisiyle barışık bir insandı.Herkesi sever hırs ve kibir kelimesini hayatının hiçbir döneminde görmedim onda.Behzat semtinde Çörekçi Hafız’ın  oğluydu.Çocukluğu ve gençliğinin büyük bir bölümü çörekçi  fırınında babasına yardım ederek geçti.Üniversite eğitimini Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde tamamladıktan sonra şehrimizde Gazi Osman Paşa Lisesi’ne Tarih Öğretmeni olarak atandı.

Mesleğine çok bağlıydı.Okulunu ve öğrencilerini  en az bizler kadar severdi.Adeta bir öğrenci gibiydi devamsızlık yapmazdı.Onu yakından tanıyanlar bilirler görevine olan sadakatini.

Siyasi dönemdeki yaşadığı sıkıntıları bizlere hiç hissettirmedi.Kendisinin yaşadığı zorlukları daha sonra başkalarından dinledim.O dönemi yaşayan insanlar gibi babam da ”Allah o günleri bir daha ülkemize yaşatmasın” diye dua ederdi.

Babamı evdeki köşesinde gözlüğünü burnunun ucuna düşürmüş bazen gazete bulmacası çözerken bazen yazılı kağıdı okurken ve bizlere sevgi dolu bakışlarıyla bakarken hatırlıyorum.Babamı dostları gibi ben de çok özlüyorum.”

Kızlarından Mehtap Akıncı hâlen Atatürk Anadolu Lisesi’nde Biyoloji Öğretmeni olarak babasının yolunda mesleğini devam ettiriyor.O da bize yazılı olarak düşüncelerini gönderdi:

“Bir insanın babasını anlatması ne kadar zormuş.Ama biliyorum ki anlatmam lazım.

Önce babamdı sonra öğretmenim oldu.Sevgi dolu,anlayışlı,sabırlı bir babaydı.Sesini bir kez bile yükseltmeden kendisine severek saygı duymamızı kazanmış bir babaydı.Yaşadığı müddetçe daima huzurlu ve rahat bir ortam yaratır,güven verirdi etrafına ve bize.

Mesleğini  her şeyden üstün tutardı.Onun bir gün bile işine gitmediğini hatırlamıyorum.O okulunu ve öğrencilerini sevdiği kadar öğrencileri de onu çok sever saygıda kusur etmezlerdi.

Ölümünden bunca yıl sonra her karşılaştığımızda anılarını sevgiyle anlatan o denli çok öğrenciyle karşılaşıyorum ki.

Anlayışlı,dürüst,ayrım yapmayan,samimi,seviyeli vatanını seven bir eğitimciydi.Benim de öğretmen olmamı çok arzu etmişti.Öyle de oldu.Ben şimdi hayatımda hep onu örnek alıyorum.

Ulu bir çınardı babamız bizim için.Derler ya çınarlar ayakta ölür.Bir sabah kendi ayaklarıyla çıktığı evine bir daha dönemedi.Ölümüyle bile bize çok şeyler öğretti.Bir babanın yokluğunun acısını yaşayan insanın bir daha eskisi gibi olamayacağını.

Babam bize o kadar büyük bir miras bıraktı ki bu hiçbir şeye değişilmez. Saygıdeğer,değerli bir insanın çocukları olmak.

İşte onun için onun evladı olmaktan her zaman gurur duyacağım.”

 

                                                                                                             (Devamı yarın)