Gülistan

Ramazan’ın uhrevi gecelerinin zarafeti, ister farkında olalım, ister olmayalım, ruhumuza asude serinlikler vererek gelip geçiyor. İki hafta sonra, bayram sabahına ulaştığımızda; sevincimiz, hüznümüzü mü, yoksa hüznümüz sevincimizi mi örtecek bilmiyorum.

            Bildiğim bir şer varsa, şu üzerimizden akıp giden her Ramazan gecesinin ve gündüzünün birer gülistan olmasıdır.

            Gül ve gülistan… Hayatımızı, ruhumuzu, aşkımızı, varlığımızı, yokluğumuzu gülle bezeyerek; gülle yaşamaya, gülü sevmeye, gülü koklamaya, gülle gülmeye, gül gibi konuşmaya muktedir olmak varken; neden sudan sebeplerle hayatı zehir ediyoruz?

Doğrusu “Gülistan” diyince insanın, gülden başka bir varlıkla konuşmasından daha abes ne olabilir?

Bilirsiniz, ülkemizin her şehrinde mutlaka bir Ulu Camii vardır. Bütün camileri, bütün güzellikleri, bütün müminleri, güzelliği ile kendine celbeden; içine girdiğinizde ruhunuzun akıp sonsuzluğa doğru kanat çırptığı cennet mekânlardan bir mekân olan Ulu Camiler…

Bursa, Ulu Cami böyle bir mekân değil midir?

Diyarbakır, Ulu Camii böyle bir mekân değil midir?

Sivas, Ulu Camii böyle bir mekân değil midir?

Erzurum, Ulu Camii böyle bir mekân değil midir?

Manisa, Ulu Camii böyle bir mekân değil midir?

Gül diyarı Isparta, Ulu Camii böyle bir mekân değil midir?

Sebebini bilmediğim bir duygu ile Salı günü teravih namazı için Tokat Ulu Camiine gittim. Birden uhrevi bir sohbetin ortasında kendimi buldum. On-on iki yaşlarında nur yüzlü çocukların dudaklarından dökülen “Cürmüm ile geldim sana” ilâhisinin fısıltısını dinlemek için beş canın, beş yüreğin, Kur’an dolu sabinin arasına daldım. Birlikte söyledik. İçim titredi. Gözlerim doldu. “Allah’ım bu sarıklı, cübbeli, gül yüzlü çocuklar neyin nesi?” Bu yanık sesler, bu dudaklardan dökülen inci gibi seda neyin nesi?

Sordum adınız nedir? Diye:

Biri Ahmed dedi, biri Muhammed…

Biri Mahmud dedi, biri Mustafa dedi.

Bir Muhammedü’l Emin…

Sordum: “Kimsiniz, hangi kursta okuyorsunuz?”

“Gülistan Kur’an Kursundan.”

 Allah’ım neden ki bu kadar şaşkınlığım?

Gül bahçesinde gülden başka ne yetişir ki?

Hepsi birer gül olan; saflığın, arılığın, duruluğun timsali bu çocuklar gülden, gül koklamaktan, gülü sevmekten, gülle kalkıp, gülle yatmaktan başka ne yapabilirler?

Gül kokulu Muhammed’e (s.a.v) vuslat, besteleri terennüm etmekten başka bu çocuklar ne yapabilirler?

Gül açar, bülbül ağlar taraçalarda

Akşam, sarar ufku bağrına geceye kaçar

Hazan ağlar, hüzün dağlar gönülleri…

Bir gül çözer savrulan bütün gönülleri…

 

Ey gül, gül artık, gül doldu, ağıt dolu seherlerin

Ey gül, gel artık, gül oldu, nasırlı ellerin…

Ey bülbül, sus artık, gülle doldu ellerim, gözlerim…

Ey güllerin gülü, tenimle, canımla, ruhumla;

Her seher yolunu gözler, her an seni özlerim.           

            “Gül” cezbesinin arkasına takılmış; Gül-i rânâ, gülbahar, gülşeker, güldan,  gülbezek, gülbin, gülgin, güldeste, gülendam, gülgûn, gülizâr, gülnâk, gülnâz, gülnihal, gülrîz, gülşen kelimelerinin her birinin ihata ettiği mânâ bahçelerinin içinde, bilene kim bilir ne güzellikler vardır?

            Adıyla ruhumuzu besleyen, varlığımız sebebi ”Ya Muhammed, Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım!”  Allah resulünü, “Gül Muhammed”i aşkla sevmek ve onun yolunda, bütün hayatı ve mevcudatı gül kokularıyla doldurmaktan daha güzel ne olabilir?

            Bir tebessümün bile nice gönülleri güle dönüştürdüğü, bir haleti ruhiyesi olan sevdiklerimizden, komşularımızdan ve insanlıktan; gülü ve gülmeyi neden esirgeyelim?

            Rabbimiz, hepimizi: Ramazan akşamları iftar sofralarında gül koklayan, teravih namazlarında gül bekleyen ve gül dilenip, gül dinleyen; gece ve gündüz, gül devşiren kullarından eylesin!

                                                                                              Mehmet Emin ULU