ASRIN FİRAVUNLARI

Acıların yüreğimizi aylardır kasıp kavurduğu bir dönemden geçiyoruz.  Ne başımızı koyup düşünecek, ne sokaklara çıkıp ünümüzün yettiği kadar bağıracak halimiz kaldı. Uykusuz gecelerimizde hafakanlarla boğuşuyoruz. Şafaklarımız kan bürümüş, gündüzlerimiz geceye döndü.

Halk tabiriyle “lığlayıp kaldık”

Dünyanın dört bir tarafında firavunlar cellât kesilmiş, insanlığı doğruyor.  Yazık ki firavunların uşakları da onlara dalkavukluk etmekten geri kalmıyorlar.

Mısır’da oynanan oyun ve bu oyunu destekleyenler tagutlardır. Postalların altında ezilen insanları görmezden gelen Suudi Kırallığı, Birleşik Arap Kırallığı, Bahreyn Kırallığı ve AB devletleri ve daha nice zulüm ile abâd olan devletler; halklarından korktukları; taçlarından tahtlarından korktukları için zalimleri desteklemeye devem ediyorlar. Hiç şüpheniz olmasın, bundan sonra da desteklemeye devam edeceklerdir.

Gerçek Müslümanlığın hüküm sürdüğü ülkelerde zulüm yoktur, kan yoktur, acı yoktur, ıstırap yoktur, sömürmek yoktur. Kıral yoktur. Zalimlere ve firavunlara yer yoktur.

İnsan bazen geçmişi ne kadar özlüyor. Hatırlasanız bir zamanlar Fransa saraylarında “dans” başladığında Osmanlı Sultanları tarafından bir ferman gönderilmişti. “Duyduk ki saraylarınızda kadınlı erkekli dans ediliyormuş… Bu gayri ahlaki olayların ülkemize ve insanlığa ahlaksızlık getirmesinden endişe ederiz! Tiz bu menem işten vazgeçile! Aksi takdirde…”

Evet, “Aksi takdirde; tacınız, tahtınız başınıza yıkılacaktır!” tehdidini yapabilecek bir büyük devlet.

Neden bugün İslâm ülkelerinde böylesine büyük bir güç yok.

Nerede Müslümanlık, nerede insanlık?

Ah şimdi kendi devletimin büyüklerinin acınıp sızlanması, dövünmesi telin etmesi yerine; bunca zulmü dindirecek bir yaptırım gücü olsaydı. Dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olsaydık. Sesinizi duyurmak değil; yumruğumuz vurduğumuzda hainlerin, zalimlerin sesini kısabilecek gücümüz olsaydı.

Dünyayı ve insanlığı ilgilendiren konularda; ABD şeytanına, Rusya ayısına, Çin pigmelerine danışılacağına; Türkiye’ye danışılsaydı. Biz  “evet” demeden hiçbir ülke ”evet” demeyecek konumda olsaydı. Herkes bizim sözümüze, bizim davranışımıza bakacak olsaydı…  

Adriyatik’den Çin Denize kadar uzanan bir ülke olsaydık…  Ve İslâm’a gerçek mânâda ram olsaydık, o zaman ne olurdu biliyor musunuz?

Mısır’daki, Suriye’deki, Irak’taki, Afganistan’daki, Arakan’daki ve Doğu Türkistan’daki asrın firavunlarına ve uşaklarına:

“Tez bu katliamları durdurun! Zalimliklerinize son verin. Yoksa bütün zalimlerin hakkından gelmesini biliriz! Bunu dün gösterdiğimiz gibi bugün de, yarın da göstermekten çekinmeyiz! Allah’ın gazabından korkunuz!... Allah’ın insanlara verdiği yaşama hakkını kimse elinden alamaz.  Aksine davrananların, zulme devam edenlerin, hemen alaşağı edileceklerinden şüpheleri olmasın…

İnsanlığı zalimlerden kurtaracak ordumuz; karada, havada, denizde, denizaltında ve kara altında bütün güçleriyle hazır ve nazırdır.

Şunu unutmayınız ki, her firavuna mutlaka bir Musa bulunur.

Mısır’daki, Suriye’deki, Afganistan’daki, Doğu Türkistan’daki, Arakan’daki firavunlar için de mutlaka bir Musa vardır. Musaları doğuşu yakındır.

Allah, sabredenlerle beraberdir. Allah, zalimleri elbette “Kahhar” vasfıyla kahretmesini bilir.

Allah (c.c) zafere âşık mazlumları, zaferle buluşturacaktır. Şahadet de, zafer de bizim için cennet yoludur.        

 

                                               Mehmet Emin ULU