Annemi İstiyorum

Bahçenin kenarında elini yüzüne koydu. Kimseyi görmek, kimseyle konuşmak istemiyordu. Serin esen rüzgârın yapraklara dokunuşunu dinledi. Sapsarı bir yaprak dalların arasından ayrıldı, salına salına önüne düştü.

Müberra irkilerek yaprağa baktı. Yaprak sonbahar yelinin tenine dokunuşuyla tir tir titriyordu. O da titriyordu. Yüreğinin içinde, ta derinliklerde bir şeyler sızlıyordu. Bu sızıyı hiç kimsenin dindirmeyeceğini biliyordu. Öyle söylemişti bir zamanlar “Ananın öptüğü yerden güller biter”, “Ana gül gibi kokar. Gül Resulullah’ın kokusudur. Resulullah’ın kokusu cennet kokusudur.”, “Yavrum anne olmanın sırrını, ancak anne olduğun zaman öğrenirsin” diyen, annesini şimdi nerede bulacaktı?... O sesin döküldüğü dudakların sıcaklığını bir daha yanaklarında duyabilecek miydi?

Hayır, hayır, hayır!

Hıçkırıklar Müberra’nın boğazında düğümlenmeye başladı. Ne yaptığını bilemiyordu. Başını biraz daha dizlerinin arasına gömdü. İyice eğildi. Yerdeki karıncaların üzerine damlalar düşmeye başladı. Artık duracak gibi değildi, için için ağlıyor, ağlıyordu…

Annesinden, gülden, cennet kokulu saçlardan ayrılalı daha ne kadar olmuştu ki… Üç gün… Bir anneden ayrılışın acısı üç günde değil, üç yüz günde değil,  üç yüz bin günde bile gitmez... Körpe yüreğin sızlayışını, zayıf beden daha ne kadar taşıyabilirdi? 

“Bu acıyla yaşamanın ne önemimi vardı? Ah annensiyle birlikte kendisi de kara toprağa yar olabilseydi…

Hayır, Allah’ım dayanamıyorum!…

Ben annemi istiyorum! Ben annemi özledim... Ben annemi istiyorum!...”

Sahi özlenen o kadar çok şey vardı ki… Kim kimi özlemezdi... Geçen yıl, aynı acıları Sümeyye çekmemiş miydi? Hem annesini, hem babasını hem de kız kardeşini bir trafik kazasında toprağa vermiş miydi? Fakat o yaşıyordu… Nefes alıyordu. Buruk gülümsemeleri arasındaki yeşil gözlerinin derinliklerinde hayat emarelerini her zaman yakalıyordu… Öyleyse özlenen insanların özlemi artsa da hayat yaşanmaya değerdi…

Canım anneciğim, seni şimdi daha iyi anlıyorum. Hayat her şeye rağmen; bütün acılara, bütün kederlere rağmen yaşamaya değer. Çünkü nefes aldığın sürece bir insanın acısını dindirecek fırsatı yakalama imkanın her zaman var. Küçük bir çocuğun gözyaşlarını dindirmekten, onu bağrına basıp teselli etmekten daha güzel bir şey olabilir mi? İnsan yalnız kendisi için değil, içinde doğup büyüdüğü toplumun öksüz ve yetimleri için de yaşayabilmeli… Belki de gül yüzlü bin bir çocuğun bir tebessümü için kendini feda etmeli… Şu arsız, duygusuz, kin ve hırs dolu dünyanın acıları altında ezilen, küçücük dünyaları paramparça edilen annesiz, babasız, yurtsuz, yuvasız ve vatansız kalmış çocuklara kol kanat germek belki de onun işi olmalıydı…

Yaşayan bir anne olmak için; onlarca, yüzlere, binlerce kıyam edilmiş annelerin, babaların öksüz bıraktığı çocukların gözyaşlarını dindirmek için yaşamak icap ediyordu…

Müberra, daldığı hayalden uyandı. Uçağın koltuklarına yaslandı, pencereden dışarıya hüzünle baktı. Bulutların üstünde bembeyaz pamuk gibi bir dünya görünüyordu. Hostes yüksek sesle: ”Beyrut havaalanına inmek üzereyiz! Lütfen kemerlerinizi bağlayın!…”

Müberra, başka bir şey diyemedi. Gözyaşlarını sildi… Elini kemere uzattı. Bu kemer Beyrut sokaklarında yetim kalmış bir çocuk eli olabilirdi…

 

Kurban Bayramınızı, En Kalbi Duygularımla Kutlar, Yüce Allah’tan insanlığın üzerindeki acıları gidermesini için niyaz dilerim…