Şair Hüseyin’in İlhamı İle

 

Kalem dostum Şair Hüseyin’in yazısını okuyunca düşündüm. Acaba onun yaşantısını özleyen, özleyip de ulaşamayan ne kadar insan vardır, yeryüzünde? 

*Zeytin ağaçlarından yakınıyor. 

Dikili bir tek ağacım yok diyeni mi ararsın, ağaçların kesilmesini önlemek için ölümü göze alanları mı?

Yunanlılar, “Biz size zümrüt gibi, cennet gibi bir Anadolu bıraktık, siz çöle çevirdiniz” diyesiymişler. Bu tespitte gerçek payı da yok değil hani. Ankara savaşında Timur’un filleri çok zorlanmış, ormanda yol bulmak için. Yol yapacağız, köprü yapacağız, tarla açacağız dedik, eşzamanlı yangınlar çıkardık. Orman vasfını kaybetmiş dedik, sattık. Olmadı anız yaktık. Biz bi yandan uğraşırken doğal afetler de yardımımıza koştu. Yıldırım düştü, elektrik telleri kısa devre yaptı, keçiler kemirdi taze sürgünleri... 

Doğa ve insan iş birliğiyle işimize dalmış, ağaçları yok etmek için tam yol ilerliyorken ufak tefek pürüzlerin karşımıza çıkması canımızı sıktı. Yok TEMA imiş, yok kimi kuruluşların fidan dikme törenleriymiş. Ağaçları korumak için örgütlenmelermiş. Siz kimsiniz kardeşim? Milli İradeyle başa mı çıkabilirsiniz? Madem ki halk bizi seçti, ister kışla yaparız, istersek AVM. Ne zamandan beri ayaklar başları yönetmeye kalktı? Herkes haddini bilsin!

*“Yarı beline kadar dem doldurduğum çay bardağını suladım” diyor.

Yoksulluğundan ötürü bir bardak çayı bulamayanları mı, dağlar taşlar kadar varlığı olduğu halde sağlıkları izin vermediği için bir bardak çay içemeyenleri mi, ararsın. Şairin deyişiyle “Nasibin kesilir su da iç(e)mezsin / Akan çaylar senin olsa ne fayda!”

*Torunu Mertle şaka yollu dalaşmalarını yazmış.

Bir evlat için meleyenleri mi, hoca bulup olur olmaz yerlerine muska yazdıranları mı, doktor, ermiş ve evliyalara koşanları, hatta inançlı Müslüman oldukları halde kiliselere çocuk için adaklar adayanları mı ararsın…

“Hastalanmadan, sağlığın, yaşlanmadan gençliğin kıymetini biliniz” gibi öğütleri çok duymuş ama hepsini kulak ardı etmişizdir. Bu ve benzeri örneklerin ne kadar hayatî olduğunu başımıza gelince ancak anlarız. Anladığımız zaman da ay bacayı geçmiştir.

Bir sabah uyandığımda sol kolumun kontrolünü kaybettiğimi fark ettim. Düşünce gücüyle kaybımı tekrar kazanacağıma inanarak hayli zorlandım. Başaramayınca oğlumdan yardım istedim. Göğsüme bir kol geldi ama yalnız pijama benimdi. O da akşamki giydiğim değildi. 

Yalnız kolumu yitirdim sanıyordum. Meğer sol yanım hepten gitmiş. 

19 Mayıs üniversitesi nöroloji hasta odasından bahçeye bakıyorum: hastalar, doktorlar, ziyaretçiler, banklarda, gölgelerde, çimlerde günün keyfini çıkarıyorlar. 

Bu güne dek yaşam tarzımı düşünüyorum: Ömrüm ev, okul ve lokal üçlüsünde geçmiş. Dünyada kırların da yeşilliklerin de bulunduğunu bir hastane penceresinde keşfetmişim. Eğer iyileşebilirsem kırlardan beri gelmeyeceğim diye karar aldım. İyileştim. Ara sıra pikniğe gittim ama eski yaşantıma dönmem uzun sürmedi.

Acılı günler çabuk unutuluyor. Variyetimizi ve sağlığımızı hovardaca harcamakta üstümüze yoktur. Ölçüsüz davranıyoruz. 

 

Sonunda pişman oluyoruz ama “Son pişmanlık fayda etmiyor.”