Adını sen koy...!

Acılı olduğu belliydi. Bu gizemi çözmekle, çözmemek arasında gittim geldim. Cesaret edemiyordum bir türlü. Yakınıma sorduğumda "Şehit annesi" olduğunu söyledi. "Of... be...!" dedim kendi kendime.

            Geçenlerde yakınımla beraber bir arkadaş ortamında yine birlikteydik. Herkes birşeyler konuşuyorduk. Güncel belediye seçimleri, aday adaylarını tartışıyorduk. Eğitimci oluşumuz, Tokatlı oluşumuz ister istemez bizleri bu konulara  yönlendiriyordu. Ama o, hep dinlemedeydi. Gözlerini televizyon ekranından ayıramıyordu. Gizemli tebessümü dudaklarını esir almıştı yine.

            Konuşmalarımız sohbete dönüşmüştü ki "Şerefsizler...!" kelimesi çığlık halinde düştü odaya. Hepimiz ne olduğunu anlamak için ekrana döndük. "Diyarbakır'da şölen...! " yazıyordu alt yazıda...

            Kapatmak istedik. "Hayır...! Kapatmayın ne olur...! " dedi.

            "O alkış tutan eller, benim yavruma geri getirebilecek mi..."

            Allah’ım bana bunlarla birlikte yaşamayı nasip etme, canımı al...!" diye figan ediyordu.

            O acı tebessüm bir anda öfke nöbetine dönüşmüştü. Hepimizde onunla birlikte müthiş bir acı yaşıyorduk. Çünkü o, bir şehit anasıydı. Acıların oymak oymak oyduğu, gözyaşlarının lime lime erittiği yüce yürekti o. Dinmek bilmeyen bir fırtına yaşıyordu.

            "Kardeşlikmiş...! Sen yüreğini, ciğerini, canını söküp alanla nasıl kardeş olursun ya...! Bunlar ne biçim insanlar..! Hocalar ne olur kınamayın beni.." derken hıçkırıklara boğuluyordu.

            "Benim yavrum iki aylık bebesini göremeden gitti. Şimdi on yaşında. Ona babanı öldürenlerle kardeş olduk dersem ne cevap alırım, yavruma nasıl hesap veririm... Ne olur siz söyleyin..."

            Hep susuyorduk. Diyarbakır’da şölen devam ediyordu...

            "On yıldır her gün ağlıyorum. Gözyaşım ekmeğime katık oluyor. Ne olur beni kınamayın..."

            Olur mu bu anacağım, senin acın bizim ortak acımız. Ne söylersen söyle. Konuş, bağır, söv, say hepsi kabulümüz.

            Yeter ki sakinleş biraz.

            Yarası o denli derin ve kutsal ki yapacak bir şeyimiz yoktu.

            Ağaran saçları, yaşlar boşalan gözlerini örtmek için yarışıyordu sanki.

            Sırtını okşayarak yaklaştım. Şaşkındık...

            Ellerini ellerimin içine aldım.

            "Bak sana birşey anlatacağım. Yaşanmış bir anı. Dinle birazcık." dedim.

            "Çanakkale Savaşlarında yabancı bir subayın kucağında son nefesini veren bir Türk Subayı, ölmeden önce kanlar içindeki başını yabancı subayın kollarına dayayıp, gözlerini ufka kilitleyerek ayağa kalkmaya çalışır. Yabancı subay oldukça şaşkındır. Son bir hareketle doğrulur ve "NEDEN ZAHMETLER ETTİNİZ YA RESULALLAH...!" der ve başı düşer."

            Yabancı subayın günlüğünden alınan bu anı, arşivlerde de mevcuttur.

            "Bunun için sen üzülme. Senin yavrun peygamberin kucağında yatıyor." dedim.

            "İnşallah...! İnşallah...!" derken biraz sakinleşmişti.

            Acı dolu bir sesle de devam etti.

            "Bu ne şöleni. Ne kardeşliği anlamıyorum ki... Dostluksa, yıllardır vardı.., kardeşlikse, hep yan yanaydık..., barışsa..., savaş mı var ki barış diyorlar bunlar. Anlamıyorum... Allah’ım sen iyisini bilirsin..." şikayeti vardı yaradana belli ki...!"

            İşte sözün bittiği yer burasıydı. Anlatamıyor, konuşamıyor, ifade edemiyorduk hiçbir şeyi. Susmak, susmak, susmak... En güzeliydi.

            Bu analardan onlarca, yüzlerce... Hepsi de sönen ocaklara, babasız kalan yavruları, taze gelinlere, kınalı kuzularına karşı sorumluluklarını çok iyi biliyorlar. Her şeyinde farkındalar.

            Diyorlar ki... "Diyarbakır’daki bu şölenin adını ne koyalım.!"

            Ben bir isim bulamadım.

            O, yüce ANA, birilerinden cevap bekliyor...!

 

            Esen kalın.