HAR-I BÜLBÜL (1)

 

Kitabıma önsöz olan “BİR KAÇ SÖZ” başlığındaki yazımı okuyucularıma sunuyorum.

“Kelimelerin gücünü bilen yüreklerin, geceye oturan cümleleri arasında yol hazırlığına başlayışın tatlı telaşıyla sabaha uzanır dakikalar.

Anladığım mı, duyduğum mu beynimi teslim alandır biliyorum?

Her yaşta kendini arayan, kendini bilen, kendini geliştiren biri olarak kültür dünyasının derinliklerinde bir yanımda alevler gökyüzüne yükseliyor; bir yanımda yüreğime oturanlar dizeleşiyor. Ötelerin ötesinde bütünleşmeye yüz tutup yol gidecek, ömür boyu el tutacak, yol üstünde, yol altında, yol önünde ve arkasında gül olup açacak bir gülümseyişin sesli sessiz hazırlanışında güneşe merhaba demeden dost bağından tat almak için sefere çıkıyorum. Şiir toplamaya, sohbet derinliğinde güzel bir nefes almaya, bir başka söz üzere yazılanların arasından yol bulup şiir olmaya iz sürüyorum.

Artık şiirlerimin okuyucularla buluşma vaktidir. Şairlik iddiasında asla bulunmamış bir şiir dostunun yüreğindeki damlaların kelimelerle selamlaşması olarak okuyucularımla buluşuyorum.

İkindi sonrasında kendi seyrinde akşama yürüyen bozkırın yalnız adamının alev alev yanışı ya da yüreğine sınırlı su akışının yetmeyeceğini bilen adam. Şimdi yandığımı bile bile zamana teslim oluyorum. Rüyalarını hatırlayanlar kaç şiire imza attıklarını da bilenlerdir.

Kendi ekseninde Tuna boylarında Bakü’yü özleyen, Hazar’ın dalgalarını izlerken Üsküp’e uzanan sevdaların doruğundaki Türk dünyası sevdasının, mısra mısra okuyucularla paylaşmanın güzelliğini görmek ve tatmak için görücüye çıkıyorum.

Türk dünyasında bilim adamlarına, şair ve yazarlara düşen görev gönüllere hitap etmektir. Bir milletin farklı devletlerde yaşayan insanlarının birbirlerini gönülden sevmeleri gerek. Gönüllere giden yerlerde varsa yabani otlar, dikenler, taşlar, çamurlar ve duvarları temizlemek, gönül yollarını daima açık tutmaktır. Zira insan vücudunun birçok organı yalan söyleyebilir. Ama gönlü asla yalan söylemez. Yürekteki sevda asla tükenmez. Biz bu sevdayı daima besleyeceğiz.

Şiiri yönetmenin haddim olmadığını biliyorum. Okumakta olduğunuz dokuzuncu kitabımdır. Yaşanmışların geride bıraktıkları ve önden gönderdikleri, bu kitabın adını “Hâr-ı Bülbül” koymuştur.

Devlet Bakanım kardeşim, dostum ve ağabeyim Dr. Reşat DOĞRU göreve geldiği günden itibaren birlikte çalışma teklifini tereddütsüz kabul ediyorum. İşte Türk dünyası sevdasıyla dolu yüreğim, her şeyiyle hizmete dönüşen günlere başlıyor.

15 Temmuz 2002 tarihinden itibaren TİKA Bakü Koordinatörü olarak görev yaptığım kısa sürede onlarca defa Karabağ Kaçkınlar Kamplarını ziyaret ettim.

Dayanılmazları yaşadım. Azeri Türk kardeşlerimin o kamplardaki anlatılmaz yaşamlarına şahit oldum. Dahası Hocalı Katliamını yaşayanların sosyolojik ve psikolojik halleri günlerce beni uykusuz bıraktı.

Konuşmaya gerek yoktu. Gözlerinizle her şeyi alıyordunuz.

Karabağ’da Şuşa şehrinin hemen yakınında, Çıdır Ovası’nda, Hâr-ı Bülbül isimli bir çiçek yetişiyor... Bu çiçek, Çıdır ovası dışında nerede yetiştirilmek istendi ise yetişmemiştir. En güzel topraklar hazırlanmış, en güzel saksılar alınmış; ama yetiştirmek mümkün olmamıştır.

Dost ve kardeş ülke Azerbaycan’da Hâr-ı Bülbül çok sevilen ve şimdilerde çok özlenen bir çiçektir. Birden çok efsanesi vardır. Efsaneye göre, Hâr-ı Bülbül dalına konan bülbülü sever, okşar. Alt dallara konan arı, bülbülü kıskanır, sokar ve öldürür...

Şimdi, Şuşa’da, Çıdır Ovası’ da Hâr-ı Bülbül de Ermenilerin işgali altındadır. Öz sahiplerine hasrettir. Aşk odunda yanan bu hasretin unutulmaması ve gündemde kalması için, kitabın adını “Hâr-ı Bülbül” koydum. Anadolu’dan Türk dünyasına açılan pencere aralığından yüreğimi sevenlerime sunuyorum.

 

Bu kitabımı, Türk dünyası biliminin, kültürünün ve edebiyatının dünya temsilcilerinden biri olan Prof. Dr. Elçin İSGENDERZADE kardeşime ithaf ediyorum.”