Tarihten Neden Ders Alamıyoruz!

İnsanlarda iman ve takva’nın azaldığı, birbirlerine güvenmediği bir dönemi yaşıyoruz. Yıllarca beraber çalışıp aynı havayı soluyup aynı mecrada at koşturanlar ve birçok suçsuz insanın hayatına sebep olanlar, devlet adamına ve de din adamına yakışmayacak sözler söyleyip birbirinin kuyusunu kazıyorlar. Yıllarca yapılan yolsuzluklar, rüşvet, iltimas, zimmetine para geçirme, döviz kaçakçılığı, imar yolsuzluğu ve bunun gibi akla hayale gelmeyecek kirli işler yapanlar ortalığı tozu dumana katıyorlar. Bunları da Allah’ı ve Peygamberi dillerinden düşürmeyenler yapıyor. Bu kirli işleri yapanlar için de özel yasa çıkarıp koruma altına alıyorlar.  Bunları hep tarih kaydedecektir. Hani derler ya, “Fikir, kanaat, para ve mezhebini kimseye söyleme bunların düşmanı çok olur.” İşte bunların birbirine karıştığı ve kimin eli kimin cebinde olduğu belli olmayan zamanı yaşıyoruz. Yolsuzluğun kurumsallaştığı, helal ve haramın birbirine karıştığı bir döneme şahit oluyoruz.

 

                        Hz. Peygamber (a.s.v) efendimiz son günlerinde, ashabına, “size iki şey bırakıyorum, Kur’ân-ı ve Hadisleri. Onları rehber ediniz ve onlardan ayrılmayınız?”demişti

 

                       Başka bir Hadis-i Şerif’te:

                      “Sizden öncekilerin helak olmalarının sebebi aralarından soylu, kuvvetli kimseler çaldıklarında  onlara ceza uygulamamaları, zayıf biri çaldığında ise ona hemen haddi uygulamalarıydı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma çalmış olsaydı elini keserdim.” Buyruluyor.(Buhâri,Hudud 12:Müslim,Hudud 8-9)

                    

                      Size yorum yapmadan iki tarihi olayı sunacağım.

 

                      GÜVENİLİYORDU:

 

                     “1400’lü yılların ortalarında imparatorluğun başkenti İstanbul’dayız. Hıristiyan bir mimar zamanın kadısı Hızır Bey’e başvuruyor. Şikâyetini anlatıyor ve davalının mahkeme huzuruna çıkarılmasını istiyor. Buraya kadar her şey normal… İşin çarpıcı tarafı şikâyetçi olduğu kişinin kimliği… Mimar, devrin padişahı “Yedi Cihan Sultanı” Fatih Sultan Mehmet”ten davacıdır.

                     Aslında her şey Fatih’in Ayasofya’dan daha yüksek kubbesi olan bir cami yaptırmak istemesiyle başlıyor. Bunun için bir mimarla anlaşıyor. Ancak Hıristiyan olan mimar işin gereğini yerine getirmiyor, belki de gönlü razı olmadığı için inşa ettiği caminin kubbesi yeterince yüksek olmuyor. Bunun kasıtlı yapıldığından şüphelenen Fatih de mimarının elini kestiriyor. Davaya konu olan şikâyet budur.

 

                   Davalının padişah olması uygulanacak prosedürü değiştirmiyor ve Fatih kendi şehrinde, üstelikte Hıristiyan bir davacının önünde kendinin savunmaya çağrılıyor. Mahkeme salonu… Padişah, makamında oturan Hızır Bey’in karşısında sıradan bir sanık gibi ayakta duruyor. Dava görülüyor ve karar açıklanıyor. “Sen Murat oğlu Mehmet! Bu kişinin elini yargılamadan kestirdiğin için kısas olacaksın! Senin elini de onunki gibi kesilecek. Ya da eğer onu razı edebilirsen ölünceye kadar onun ve ailesinin geçimini temin edersin”.Bu adaletli karar karşısında mimar dayanamayarak Padişah’ın ellerine kapanıyor… Herkes dağıldıktan sonra Fatih, Hızır Bey’e hitaben: “Eğer padişahlığımdan korkup haksız bir karar verseydin billahi kılıcımla kelleni kesecektim” diyor. Bunun üzerine Hızır Bey kürsünün altından çıkardığı topuzu göstererek cevap veriyor: “ Hünkârım, siz de padişahlığınızdan gururlanıp mahkemenin kararını dinlemeseydiniz billahi bu topuzla başınızı ezerdim.”

                                  

                ATATÜRK’ÜN TAKDİR ETTİĞİ DEVLET ADAMI:

               “Yıl 1934, o dönem de Milli Eğitim Bakanlığı Ulus’tadır. Bakan ise Niğdeli Abidin Özmen’dir. Bakan makamında çalışmaktadır. Kapı çalınır. Bakanın gür sesi “giriniz” der. Atatürk’ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla beraber makama girer. Hoşsohbetten sonra Yaver, Bakan Abidin Özmen’e bir zarf uzatır.

              Atatürk’ten gelen bir mektuptur bu. “Bay Abidin Özmen, Milli Eğitim Bakanı...”

              Abidin Özmen zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur. “Yaver bey’le size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz, bir liseye (parasız yatıl olarak) kaydının yaptırıp…” Bu Atatürk’ün emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir.

             Bakan Abidin Özmen, orta öğrenim genel müdürünü çağırtır şu direktifini verir.

            “Yaverin yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocukları Haydarpaşa Lisesine paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp, her ikisi içinde üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının ‘veli ve ödeyen’ hanesine Atatürk’ün ismini yazdırarak bana getiriniz” der.

            Bakanın emri yerine getirilir.

            Abidin Özmen de kısa bir mektup yazarak, Yaver beyle Atatürk’e yollar. Mektubun içeriği şöyledir:

           “Muhterem Atatürk, Yaver beyle göndermiş olduğunuz ki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi birisi bulunduğu için; bu iki çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğun da emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim…”

           Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü’ye telefon ederek:

          “Bak” der, “Senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı.” Diyerek olayı anlatır.

          İnönü, Bakan’ı adına özür dilemiş.

          Atatürk’ün cevabı ise şöyle olur:

         “Yok, özür dileme. Çok memnun kaldım. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve gösterebilse…” (Abidin Özmen’in anılarından)

 

         İşte devlet adamları böyle olmalı. Nokta kadar menfaat için virgül kadar eğilmemeliler.