Hollanda -3-

Hollanda’nın S-Hertegenbosch’a yakın Vught kentindeki esir kampını gezip bilgilendirmek için yiğenim Serdar Erkan ile  Rıza Cantürk’le birlikte kampa gittik. Kamp dört beş kilometre uzaklıkta şehrin kenarında bir yerde. Kampta rehber olarak çalışan Willia Van Dinkher hanımefendi bizlere kampın tüm özelliklerini elinden geldiğince anlatmaya çalıştı. İlk girdiğimiz yerin karşısında kanal ve kanalın sağında ve solunda dikenli tel, her otuz metrede tahtadan gözetleme kuleleri mevcuttur. Willia şöyle anlattı bizlere:

Mahkumlardan üç metre yaklaşanını kesinlikle vurulma emri verilmişti. Bu kanal mahkumların elleriyle kazdırılmış. 1940’lı yıllarda Fvught kentine kurulan bu kamp kurulurken iyi niyet ve dostluk adına askeri alan olarak kurulmuş. Hollanda ile Almanya arasında iyi bir dostluk anlaşmasıyla bu bölgeyi askeri bölge ve cezaevi olarak inşa etmişler. 1943 Yılında eksi 25 derece soğuklukta kötü şartlar altında yiyecek yok denecek kadar az, yatma, giyinme sadece birer pijama ile çoğunluğunu mahkumlara yaptırdılar. İnşaat yaklaşık olarak on beş milyona mal olmuş. Bu kampın maliyetini de Yahudilerin bankalarından karşılamışlardır. Bu kampta bir buçuk yıl  içinde otuz bir bin tutuklu kaldı. Yaklaşık olarak bu kampta on iki bin Yahudi öldürüldü. Bu kampta Yahudi ve çingene olmaları başlıca suç nedeni sayılırdı. Komünist ve solcular da bu suçluların arasında yer alırlardı. Aralarında Türklere de rastlanmıştır. Türk oldukları otopsi sırasında sünnetli oluşundan anlaşılmıştır. İki yüz kırk mahkumlu bir koğuşun sadece Altı WC’si bulunmaktaydı. Sabah beşte kalkarak WC sırasına girmek zorundaydılar. Bazen acele etmelerini isteyen mahkumlar arasında kavgalar da edilirdi. Sabah kahvaltı yapmadan saat yedide işe başlayıp, öğle yemeği sadece suda kaynatılmış lahana çorbası verilirmiş. Akşam yemeğinde de sadece ekmek verirlermiş. Aksam saatlerce sayımı bekler, sayıldıktan sonra koğuşlarına giderlerdi. Yatakları ot yatak ve yastık, üzerlerine de ince bir battaniye ile yatarlardı. Bir ekmeği üç kişiye paylaştırırken kavga ederlermiş. Ekmeğin uzunluğundaki bir sandalye parçasını çizgi çizerek ekmeği paylaşarak kavgayı önlemişlerdir kendi aralarında. Cezaevine karşı gelen üç yüz yetmiş mahkum askeri atış poligonuna götürülüp, sıraya dizilirler. Askerler tarafından kurşunlanarak öldürülürler.

Kadınlar, çocuklar, erkekler ayrı ayrı koğuşlarda kalıyorlardı. Çocuklar dört yaşına kadar annesinin yanında, dört yaşından sonra da koğuşlara alınıyorlardı. Çünkü kadınların çalışmalarını çocukları engelliyormuş. Mahkumların alt üst pijama ve ağaçtan ayakkabılarından başka hiç bir şeyleri yoktu. Bazı mahkumlar soğuklara pijamayla dayanamayıp zatürre ve soğuktan ölmüşlerdir. Bir mahkumun cebinde bir resim, iğne iplik, düğme ile bir de küçük kalem buldukları için yirmi beş kırbaca mahkum edilmiştir. Küçük kurşun kalemle mektup yazıp ailesine kaçak gönderebilmek içinmiş. Erkeklerin her tarafı tıraş edilirmiş. Kadınların saçları hariç diğer yerleri de tıraş edilirmiş. Bunun amacı bit ve pirelerden korunmak içinmiş. Üçer katlı yan yana dizilmiş ranzalardaki koğuşta iki yüz mahkum kalır, bazen bu koğuştaki mahkum sayısı ikiye katlanıyordu. Salonun bir köşesinde küçük bir soba ile ısıtılıyordu.

Bin sekiz yüz Yahudi çocuğu (O-16) yaş arasında bütün oyuncakları ellerinden alınmış. Bu çocuklar yurda götürülerek, isteyen anne ve babalar da gelebilir demişler. Çocukla gelmek isteyen aileleri Polonya’ya götürülerek gaz odalarında öldürülmüşlerdir. Vught’taki Nazi kampında 1943 yılında en yüksek ölüm oranı olurken, 1944 yılında ölümler yavaşlamış. Ama mahkumların sayıları da azalmış. Ölen mahkumlar otopsi yapıldıktan sonra seyyar ölü yakma  ocaklarında yakılırdı. Daha sonra üç metreye bir buçuk metre eninde iki adet ölü yakma fırını daha yapmışlar. Vught’ta bulunan kadın esir koğuşunda bir kadın sürekli içerde yapılanları dışarı ispiyon edermiş. Mahkum kadınlar bu kadını yakalar, saçını keserler. Bunu duyan Alman Es-Es’leri o koğuşta bulunan 91 kadını 115 numaralı hücreye, 9 metrekare’lik bir odaya sokarlar. Bu oda 74 kadın alır. Diğer 17 kadını da başka bir koğuşa gönderirler. 115 numaralı odadaki 74 kadın 14 saat bekletilir. Bu süre içinde 10 kadın havasızlıktan ölür. 115 numaralı mahkum odası ölülerin yakıldığı fırına birkaç metre mesafededir.

Willia Van Dinther’in anlattıklarını dinledikçe odalar ve ölüleri yaktıkları siyahlıklardan sanki insanların yanık kokusu gelir gibi olur insana. Bugün halâ yanı başında bulunan ceza evinde yatmakta olan mahkumlar çağına göre  insanca bir mahkumiyet sürseler de, geçmişin bu karaları, insanlık izleri nasıl silinir bilinmez. Bir odada isimleri yazılı yüzlerce öldürülen insanların arasında bir Hollandalı dikkatimizi çekti. Jan Herberts. 02-09-1926 yılında doğar, 03-09-1944  tarihinde idam edilir. Sebebi de Almanlar’a karsi gelmesidir. On sekiz yaşından bir gün aldığı gün idamı onaylanır.

Nice acılar dört duvarlar arasında yaşandı. Sessizce ölünce ateşin çatırtısı arasında bu alemden uçup giderken bizlere bıraktıkları anılarını nesilden nesile aktarılan bu kamplar halâ yaşatılmaktadır. Yüzlerce kampta nice haklı ve haksız insanlar yok olup gitti. Bu dünyada tüm insan ve milletlerin yaşamasına yer vardır. Yeter ki yaşamasını bilelim. Hiç bir ırk ve millet diğerinden üstün değildir. Yaşamı veren Allah, alan da Allah’tır.

Dünya’da Den Haag’da İnsan Hakları Mahkemesi de Hollanda’da yer alır.

Tüm dünyada ezenin ve ezilenin olmaması dileğiyle... 

           

 

SÜLEYMAN ERKAN (29-12-2013)

S-Hertogenbosch  Hollanda.