DİYOR, ÇALIYORLAR

Saat yirmi dörtten sonra uykum kaçtı. Televizyon kanallarında gezinirken Aykırı Sorular programına rastladım. Programın konukları, Fazıl Say ve iki arkadaşıydı. Konuşmalar yalnız Enver Aysever ve Fazıl Say arasında geçiyor. Diğerleri yardımcı elaman gibi.

Şahsen müzikle ilgim, Türk halk müziği ya da türkü formunda bestelenmiş Türk sanat müziği eserleri dinleyiciliği düzeyindedir. Buna rağmen programı uzun süre ilgiyle izlemekten kendimi alamadım. Programda dört şehirle ilgili Fazıl Say’ın besteleri konu ediliyor ve kısa açıklamalardan sonra seslendiriliyordu. Ben üçünü dinleyebildim. Birisini ya kaçırmışım, ya da uykuya yenik düştüğümden dinleyemedim.

Birinci şehir, Sivas’tı:

-Sivas aşıklar şehridir. Aşık deyince de akla öncelikle Aşık Veysel gelir. Onun “Sazıma” türküsü, sözlerinin samimiyeti, bestesinin tınısıyla favorimdir. “Uzun İnce Bir Yoldayım” türküsünden bile çok severim. Diyor, çalmaya başlıyorlar. 

İkinci şehri, Hopa:

-Annemle düğüne gitmiştim. Sahilde çamlar mı denize, deniz mi çamlara yürüyor anlayamazsın. Orada yeşil ile mavinin uyumu bir başkadır. Hopa’da bir müzik sesi duyulmasın, herkes kalkar dansa. Hele birkaç erkek bir daire oluşturarak kenetlendi, öyle bir döndüler ki dansçılardan birinin ayakkabısından fırlayan topuk, damadın suratında patladı da eğlenceye bir süre ara verildi. Sen hiç “Cilvelo, nanayda” türküsünü duydun mu? Diyor, çalıyorlar.

Üçüncü şehir, Ankara’dır:

Ankaralılar, Ankara’yı çok severler. Ankara, İstanbul’a benzemez. Burada güneşin doğuşu ve batışı, net, duru, pürüzsüzdür. Ankara’nın Taşına Bak” türküsü kendine özgüdür. Diyor çalıyorlar.

Şehirlerle ilgili sözleri, motomot aynı değilse bile ben böyle algıladım. Belki de bestelediği eserlerin ilham kaynaklarını anlatıyordu. Bir sanatçının anlatması bile farklı oluyor canım, birkaç sözcükle konu, gözler önünde canlanıveriyor.

Programın konuklarına gelince ikisi çalıyor, biri sayfa çeviriyor. Fazıl Say, piyanoda. Çalarken kendinden öyle geçiyor ki nota kitabının sayfalarını çevirmeyi bile unutuyor. Yanında oturan, notaları büyük bir dikkatle izleyen elemanın görevi, sayfa bitince yenilerini çevirmektir. Üçüncü konuk ise boyu kadar kemanıyla eşlik ediyor. Çalarken eli işinde, gözü notalarda. İşine öyle kaptırıyor ki, yanında top patlasa duymayacak gibi…

 

Bu kemanın adını bilmiyorum. Torunum nasıl bilmediği nesneleri kendine göre adlandırıyorsa ben de bu kemanı adlandıracağım. İster uysun, ister uymasın. Doğrusunu bilenler doğrusunu söylesin ama ben bilmiyorum. Bilmediğim için de söylemeden duramam. Torunum nasıl, zarfa “Kâğıt Kılıfı”; bilete “Yılbaşı Kartı” diyorsa ben de söz konusu enstrümana rahatlıkla “Ayak Kemanı” diyebilirim. Beğenene beğenek, beğenmeyene değnek der geçerim. Gerisi beni ilgilendirmez… Yine de tüm dostlarımın yeni yılını içtenlikle kutlarım…