Hayattaki koşuşturmacalar

Karanlıktan ses çıkmaz, göz görmez ama kulak duyar. Uykudaysanız gören göz görmez, duyan kulak işitmez. Vücut kendi aleminde, kendisiyle meşguldür. Ta ki uyanana kadar.

Güneş ışıkları yer yüzünü aydınlatırken, bir hareketlilik de kendiliğinden başlar. Bitkiler ışığa yönelir. Özümleme görevini yaparlar. İnsanlar günlük işleriyle ilgilenirler. Hayvan aleminin başka dertleri var. Yiyeceklerini arar, avlanırlar veya av olurlar. Kuşlar çığlık çığlığa bir telaş sormayın.

Etrafımızda ki insanlar sanki hiç doymayacak gibi. Sanki yarın kıtlık olacak. Telaş, koşuşturma, uğraş, kazanma hırsı. Eski insanların yaşamı böyle miydi? Çiftçiler, köylüler ürettiği ürünü pazarlamada, esnaf tezgahına düzdüğü malı allayıp pullayıp, sarıp sarmalayıp satma peşinde. Anne ve baba  evlatlarının daha iyi, güzel yetiştirme azmi ve mücadelesi içinde. Memurlar, işçiler verilen görevi en iyi şekilde yerine getirmekteler. İşverenler, sanayiciler nasıl ürünü verimli, yeni ürünler üretirim diye çırpınırlar. Okulda öğretmenler, üniversitede hocalar, evde hanımlar, okulda öğrenciler, yolda şoförler en iyi nasıl yaparız diye uğraşırlar, dururlar. Bazı kişilere bir iş yetmez, ikinci işe sarılırlar. Hatta üç ve daha fazlası. Bu telaş, çaba, acelecilik, uğraş bu kadar acaba ne içindir? Sanki bu dünya elimizden kayıp gidecek, bizler ortada kalacağız.

Tabiata baktığımızda da canlılar bizler gibi mi? Vahşi acımasız dediğimiz tabiattaki hayvanları izlediğimizde; Karnını doyurma, barınma, yavrularını doğurma, beslenme, neslini yaşatma çabası ve gayretinden başka hiç bir içgüdüsel çabası yoktur. Ağaçlar kökleriyle  topraktaki mineralleri, su ve besin kaynaklarına ulaşmaya çalışır. Kendini ve neslini yaşatmak için mücadele verir durur. Peki; İnsanoğlu diğer canlılara benziyor mu? Elbette hayır. Diğer canlılardan üstün bir farklılığı var. ''Akıl, düşünce, mantık'' Ben merkezli yaşayan insanlar ''evim, işim, arabam, fabrikam olsun.” Ben, benim, bizim...” Toprak gözünü doyursun, derler ya, işte öyle bir şey. Yanında yöresinde, “o, bu, şu siz, onlar, bunlar'' lügatinde bulamazsınız. Her şey ben merkezlidir. Arsa, tarla, köy, il, ilçe, ülke benim, bizim, Yetmedi yanındaki ülke de benim olmalı. Bir sonraki ve daha sonrakiler de. Peki bu yerler senin olurken kendiliğinden ve isteyerek mi olacak? Sözlü sataşmalar, kavgalar, tartışmalar, tartışmalar, kan, ölüm, gözyaşları, zulüm, zulüm, zulüm.

Sonuçta iki testiden biri kırılır, diğeri çatlar. İkisi de kullanılamaz. Zaman dediğimiz acımasız değirmen çarkı arasında değerli ömrümüzü öğütür durur. Sonuçta 1.5 m.70 cm.lik bir alanda, on metrelik bir bezle beden sıkışır, ruhu Allah'a hesap verir.

Karşımıza akıl denen çok değerli bir varlık çıkar. Bunu kullananlar hem huzurlu, mutlu, mesut olur. Paylaşımcı yaratıcılığını geliştirir. Böylece başarı kaçınılmaz olur. İnsanoğlunun en değerli varlığı olan yaşam ve akla saygı göstermeli. Bilimin, ilimin müspet ışığını takip etmeli. Bizler biliyoruz ki ''Akıllı insan, başkalarının aklından yararlanan insandır.” ''Bin biliyorsan, bir bilene danış.'' ''Danışan dağ aşmış, danışmayan düz ovada şaşmış.''

Dünya'daki insanların, dili, dini, rengi ne olursa olsun bu atmosferde hepimize yer var. Sevginin ve saygının olduğu yerde toplumun kalitesi de artar. Huzuru mutluluğu da bu dünyada yalnızca aç gözlü insanlar yok eder. Aç gözlülere bu dünya az gelecektir. Sevgiden, saygıdan, hoş görüden, yardım ve dayanışmadan yana ne varsa. Tüm  dünya insanlarına selam olsun.

Karga gül dalına konarsa,

Gülün kadrini ne bilir.

Kendi kadrini bilmeyen,

Elin kadrini ne bilir.

Pir Sultan Abdal.

 

        Süleyman Erkan / Şişli-İstanbul..