İstanbul

Pazarlığını internetten yaptığımız aracı almak için sabahın 06.30’unda İstanbul’a indik. Araç sahibiyle Sultanbeyli’de buluşacağız… Otobüs duraklarındaki elektronik levha bir uygarlık göstergesiydi. Levhadaki sürekli değişen bildirilerde semt adları ve karşısında rakamlar beliriyor. Semt adı, o semte gidecek otobüsü, rakamlar ise otobüsün durağa kaç dakika sonra geleceğini gösteriyor.

Dakikasında gelen otobüste para geçmiyor. Mutlaka bilet isteniyor. Otobüslerdeki, bir başka güzellik ise metrolarda olduğu gibi hem durağa yaklaşırken, hem de durakta, şefkatli bir bayan sesinin durağın adını anons etmesiydi. Yöreyi bilen var, bilmeyen var, bizim gibi…

Hava soğuk. Ahmakıslatan mı, keçe delen mi dedikleri yağmurun yüzünden İstanbul’u şöyle doyasıya yaşayamadık. Yağmurla karşılandık, yağmurla uğurlandık.

Saat 13,00’e doğru işimiz biter bitmez yeni aracımızla evimizin yolunu tuttuk.

Yolculukta en çok çevreyi, çevredeki doğal güzellik ve yapay gelişmeleri izlemeyi severim. Üçer sene eğitim aldığım Düzce ve Bolu’nun bu günkü halini, özellikle Bolu Tüneli’ni çok merak ediyordum. Giderken otobüsle gece geçmiştik. Dönüşte inşallah diyordum. Ne var ki merakımı dönüşte de gideremedim: çevre yolu, Yeşil Düzce’ye bir perde çekmiş. Yoldan geçerken Düzce’nin yerine yalnız levhasını gördük. Dönüp şehri gezmeye vakit yok. Yolumuz uzak, hava yağmurlu ve soğuk. Bolu Tünelinde ise uyku galip geldi.

((LEskiden Bolu dağlarından inerken ilerdeki otobüsün üzerine düşecekmişiz, çıkarken de öndeki kamyonları Bolu’ya kadar geçemeyecekmişiz gibi geliyordu bana. Otobüs yolcusu olmama rağmen çok bunalıyordum. Çünkü yol dar ve virajlı, trafik ise hayli yoğundu. Şimdi Bolu tünelinin trafiği ne kadar rahatlattığını görüp eski çektiklerimin öcünü almak niyetinde idim. Kısmet değilmiş.

Ayrıca İstanbul- Düzce arasındaki manzaranın hayranıydım: Yolun iki yanında tatlı bir eğilimle uzaklaştıkça yükselen çimler, taze ve diri her çeşidinden ağaçsı bitkiler, hele fındıklar, hele fındıklar… Giresun’un adı çıkmış.

Viyadüklerde uçtuk, tünellerde yittik. Tünellere her girişimizde navigasyondaki hanım sesinin sinyal alamadığından şikâyetimsi yakınmalarını dinledik… Bölünmüş ve yer yer çok şeritli yollar harika. Kurallar gereği 120’ile gitmemize rağmen sağımızdan solumuzdan vızır vızır geçiliyoruz. Hele bir tır var ki önündeki hiçbir araca adım attırmıyor. Burada ne kazadan korkan var, ne de cezadan. Zehra Hanım’ın deyişiyle milletin “Bastıkça basası geliyor” zahir. 

Yağmur biraz ara veriyor. İlerde hava kapalı. Yaklaştıkça önce belli belirsiz bir gök kuşağı, peşinden sağanağa balıklama dalıyoruz. Silecekler çırpınıyor. Sağanaktan kurtulunca çevreyi izlemeyi bırakıp, gökyüzüne dalıyorum. Siyah yağmur bulutları, beyaz bulutlar, ara ara mavi gökyüzü, mevzi kapma yarışındalar. Bu üçlünün en etkilisi yağmur bulutlarıydı. Havada avını kollayan bir kartal gibi dolaşıyor, gözünün kestiği yere çullanıyor; iri yağmur damlaları, düğülcek ve dolu taneleriyle hırsını alana kadar dövüyor.

Enginlerdeki yağmur, yükseklerde doluya dönüşmüş. Kızılcahamam sırtları bembeyaz dolu kalıntılarıyla kaplıydı. 

Bir gün önce otobüsle ayrıldığımız evimize yeni otomobilimizle sağ salim dönmenin mutluluğunu yaşadık. Sevincimizi dostlarla paylaşmak istedim.

 

Darısı dileyenlerin başına…