KİRAZLAR

Kirazı dalından yemek için çağrıldığımız kasaba halkı, yer tarımını tümüyle bırakıp ağaç tarımına geçmiş sanki. Göz alabildiğince, dağ taş dönümlerce kiraz bahçeleri. Bu kasabanın adını bir kez daha değiştirmeli, bence. Kasabanın adı, Vavru, Oğulcuk, Kemal Paşa’dan sonra şimdi de Kirazlık ya da Kiraz Bahçesi olmalı. Zaten kentte satılan kirazların tümü bu kasabanın adıyla pazarlanmıyor mu?

-Yer tarımını bırakıp ağaç tarımını seçtiniz. Geliriniz emeğinizi kurutuyor mu bari?

-Şükürler olsun hocam, kasabamızda traktörsüz ve otomobilsiz ev kalmadı. Evlerimiz, güneş enerjileri ve kaloriferleriyle çok katlılığa doğru yükseliyor yavaş yavaş… Ürünlerimiz ağırlıkla yurt dışına gidiyor.
++++

Kasabayı tadında bırakıp çocukluğuma, kirazların çağrıştırdıklarına dönmek istiyorum: Nereden nereye geldiğimizi vurgulamak için. 

“Tam otların sarardığı zamanlar..” haziranın sonu, temmuzun başları. Arpalar ağarıyor. Ağ boz birbirine karışmak üzere. On üç on dört yaşlarındayız. Önümüze sürülen hayvanları otlatacağız. Bu işe mal gütme denir. Ayağımızda çarık, sırtımızda azık çantası, elimizde değnekle kıra çıkardık. Azıklarımız ailelerimizin ekonomik durumuna göre çeşitliydi: yağlı ovmaç, pekmezli ovmaç, iki taş yumurta, çoğunlukla çökelek, kiminde de yalnız ekmek… Buna yavan ekmek denirdi. Azıkların içinde en zor yutulanı, çökelekti. Bir sıvı yardımı olmadan çökeleği yutmak hayli zordu. “Boğazını alsın ham çökelek.” 

Ulaşılabilecek en doğal ve kolay sıvı, su idi. Su da su olsa bari. Bir kumlukta kaynayan suyun gözesini ellerimizle genişletiriz, birikip durulan neredeyse kaynama derecesindeki ılık suyun yardımıyla azığımızı yemeye çalışırdık. Zoraki elde ettiğimiz su, 7-8 metre sonra tekrar kaybolur kumlukta. Bu su, içenlerin dudaklarını kurutup çatlattığından önlem olarak varlıklı ailelerin çocuklarında horuz marka bir ayna ile gümüş renkli küçük bir krem kutusu hiç eksik olmazdı.

Seslerimizin çatallaşıp değişmesi ve seyrek sepet sakallarımızın sarı sarı iri ve uzun tüylerle görünüp görünmeme ikilemindeki çağımızdayız. Pantolonlarımız ve ceket kollarımız kısalmış, acayip görünüyoruz. Kızdıran, kavuran güneş, tam tepemizde. Gölgelerimiz kısaldıkça kısalıyor. Bozkır, olmuş sana kızgın bir pota. Ufuk, buğulana buğulana uzuyor. 

Hayvanlarımız yarı aç yarı tok öğle istirahatına çekilmiş geviş getirirken uzakta bir vadide serap gibi, belki de Cennet-i ala gibi imrenilesi bir yeşillik adası. “Ağların Bağ” duman duman direniyor kızgın güneşe. Asma denizi; kırmızı, mor, al kirazlarını saklayan kiraz yaprakları, semiz bir arı büyüklüğündeki beyaz ve bal dutuyla dut ağacı marifetiyle,

Hele bağ bekçisi “Asıya’nın Yusuf’un” bir kulübesi var ki benim diyen villalara değişmem. İçini bilmem ama kulübenin yerden bir metre kadar yüksek balkonu zevkle döşenmiş. Balkonun duvarındaki çeşme, önündeki sevimli ve küçük havuzu dolduruyor. Serin, stres bahçesindeki organik sebzeleri sulamak için. O sebzeler ki havuzun billur suyu ile sulanmış. Bozkırın kızgın güneşiyle demlenmiş, her biri orijinal kokusunu ta uzaklara cömertçe yaymakta, albenili, davetkar duruşlarıyla iştah kabartmaktadırlar…

Ağların bağlarından herhangi bir beklentimizin olamayacağı bilinciyle dilimiz damağımıza yapışırken oraya dönüp bakmamak için oyun oynuyoruz.

Akşam olup evlerimize dönmeye şunun şurasında ne kaldı ki… Sanki evlerimizde yolumuzu bekliyor çeşit çeşit kirazlar… 

Not: küçük bir anı:

 

((Köyde Pazar yerine iki sepet kiraz gelmiş, arpa buğday karşılığında kabı kabına satılıyordu. Yalvar yakar babamdan aldığım bir sahan arpayla vardım ki Pazar yerine, kirazcının yerinde yeller esiyor.))