Yazıcıoğlu’nu anlamak

Beş yıl ne de çabuk geçiyor.  Yirmi dokuz Marta daha bir buçuk ay var ama Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun şehit edilişi daha dün gibi hâlâ yüreğimizde. Adını andıkça, bir yerde resmini gördükçe yeniden yüreğimiz kanıyor.

Allah’ım bu millet ne büyük günahların içinde ki bu kadar acı ve keder ülkemizin üstünden bir türlü gitmiyor. Dün akşam eski resimleri karıştırıyordum. 2008 Yılında Ankara Tokat tanıtım günlerinde birlikte olmuştuk. Konuşmuştuk. Ne de güzel olmuştu. Ona Alperen Cenneti Tokat kitabını hediye ederken “ Bu kitap gerçek sahibini buldu. Size hediye etmekten büyük bir şeref duyuyorum” dediğimde.  O da :” Hocam O nasıl söz! Estağfurullah! Biz Alperenlerin ayaklarının türabı dahi olamayız. Fakat bize sadece onları sevmek düşer. Siz yalnız sevmemişsiniz, bir de onların hayatını yazmışsınız.  Ne mutlu size! Allah Razı olsun!” tarzında sohbet etmiştik.

Biz Muhsin Yazıcıoğlu’nu siyasi kişiliğinden çok misyonu, duruşu, yiğitliği, düşünceleri ve Türk Milletine bağlığı ile gönüllere taht kurmuş olmasından dolayı sevip sayardık. Hâlâ da öyleyiz. Şu günlerde onun gibi yiğit ve gönül adamanın olmayışı ne adar acı… İçimizde onun arayanların sayısı asla az değil. Birleştirici, kavrayıcı, aklın, mantığın ve gönlün sesini dile getirmekten asla geri durmayan bir Alperen…

            Onun yerini hâlâ kimse dolduramadı, bundan sonra da dolduramaz.

            Sırrı çözülmez cinayetlerin üzerine başka olaylarla başka toplumsal cinayetlerin işlenmesi zaman zaman insanın içini karatıyor. İnsan,  gecelerin zifiri karanlığının güneşe muhtaç olması gibi gönül güneşinin doğmasını bekliyor. Felaketlerin, acıların, dertlerin çekemezliklerin, dedikodu furyasının, siyasi cebelleşmenin bir an önce bitmesini bekliyor. Ufkumuza doğacak kurtuluş güneşinin bir an önce şafaktan doğmasını bekliyoruz. Koyunun kuzusunu bekler gibi. Mahpus damlarında haksız yere ömür çürütenlerin, özgürlüğü bekleyişi gibi… Aslın özgürlük güneş de yanı başımızda değil mi?

            Hayatı doğru anlayarak, herkesi sebepsiz sevmeyi kendimize şiar edinebilsek… Kim bilir gönül dünyamızda nice çiçekler açar.

Fakat nefis putunun öylesine esiri oluyoruz ki… Bazen en yakımızda, eşimizin dostumuzun, akrabamızın, kardeşimizi acılar içinde kıvranışına; yoksulluk ve yoksunluk içinde debelenmesine Ebu Cehiller gibi gülüp geçebiliyoruz. Sağır ve dilsiz olabiliyoruz.

Hani bir nur pınarında ilahi damlalar halinde bize iletilen kitapta: “Ağızları vardır konuşmazlar, gözleri vardır görmezler, kulakları vardır işitmezler…” diye bir söz var ya… İşte tıpkı orada tarif edilenler gibi olduğumuzun farkında olamıyoruz.

Böyle bir anlayışla çevresine bilerek ve bilmeyerek zarar verenlerin afetlerinden Allah herkesi korusun. Ülkemize sulh sükun hâkim olsun..

Yorgun bedenleri ah ü figan eden çığlıklarla yaşamayı değil; Cennet Vatanımızda birlik olmanın, birlikte yaşamanın, aynı vatanı paylaşmanın, ay yıldızlı bayrağımızın altında hür yaşamanın, mutlu ve bahtiyar insan olarak yaşamayı nasib etsin.

Ülkemizi çevremizde felaket zincirlerinin içine gark olmaktan korusun. Yolunuz ve yolumuz aydınlık, bahtınız açık olsun.

Şimdiye kadar yazdığımız yazılarda dostlarımızın kalbini kırmışsak, sürçü lisan etmiş isek af ola!

Rahmet-i Rahman’a yürüyen Yazıcıoğlu’nu anmak ve anlamak bu olsa gerek.

Bize kefen, bize pişmanlık, dosta selam dosta huzur gerek.

             Mehmet Emin ULU