Sorumluluk Makamındakilerin Kızma Hakkı Yoktur

Sorumluluk makamında olanların şikâyet hakkı da yoktur, kızma, sinirlenme ve darılma hakları da yoktur. Hele hele sorumlukları başkalarının üzerine atma hakları da yoktur.

301 işçimizi kaybettiğimiz Soma faciasında sorumlu olanlar suçu birbirlerine atmakta ve kurtulmanın yolunu aramaktadırlar. Suçun ölen üç mühendisin üzerine bırakılacağa benziyor.

Burada suçlu olan; işçilerin başındaki çavuşu, mühendisi, müdürü, holding başkanı, şirket sahibi, müfettişi, işçinin bağlı olduğu sendika başkanı ilgili bakanlar, başbakan ve devlet başkanıdır. Sorumluluk makamındakilerin hepsi…

Yalanla, kaderle, tevekkülle bu işler geçiştirilecek kadar basit değildir. 301 canın hesabının mutlaka verilmesi gerekmektedir. Devlet adamları dürüst, şeffaf, adil olmalı ve Allah’tan korkmalıdırlar.

Sürekli Hz. Ömer’in şu sözü söyleniyor. Kenar-ı Dicle'de bir kurt kapsa bir koyunu; / Gelir de adl-i İlahî Ömer'den sorar onu!”

Nerede? O sorumluluk…

Zonguldak’ta kömür ocağında can veren 30 vatandaşımızın sorumluları bulundu mu?

Hızlı Tiren kazasında hayatını kaybeden 33 yolcunun sorumlusu bakanlar hesabını verdi mi?

Isparta yolcu uçağı düştü ve 6. bilim adamımız öldü. Uçağın düşmesine sebep olanlar bulunabildi mi?

Muhsin Yazıcıoğlu ve orada öldürülen muhabir’in katilleri bulunabildi mi?

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün…

Tarihten ibret dolu örnekler:

* ABD’nin en sevilen başkanlarından John F.Kennedy, 1961 Küba Domuzlar Körfez’in de yaşanan fiyaskonun ardından şu açıklamayı yapıyor ve sorumluluğu üstleniyor:

Zafer’in yüzlerce babası olur, hezimet ise yetimdir.”

Şu an karşı karşıya kalınan durum tam da böyle…

Facianın hiç babası yok.

Hepiniz çobansınız, hepiniz sürüsünden sorumludur. İnsanların idaresini üstlenen devlet başkanı çobandır halkından sorumludur.” Hadis-i Şerif’in rehberliğinde yetişmiş insanlar için ne acı bir durum değil mi?

“27 Mart 1693’te Sadrazam Merzifonlu Hacı Çalık Ali Paşa ile Padişah II Ahmet arasındaki konuşmayı Silahtar Fındıklı Mehmet Ağa tarihe şöyle geçirmiştir:

II Ahmet:

-“Ben sana üç defa defterdarı azlet dedim. Yerine bir mütedeyyin, müstakıym (bu doğrultuda) tayin edesin” deyü hatt-ı şerif gönderdin. Yine fermanımı tutmadın.

Sadrazam:

-Ne ‘cürm’ suç ile müttehem (suçlanıyor) oldu ki azli icap eder?

-Bütün memleketime ettiği zulümden Şehr-i Edirne şikâyetçilerle dolu.

-Hayır, padişahım, aslı yoktur. Hünkârımı yanlış bilgilendirmişler. Defterdar bir hizmetkârdır. Kendiliğinden bir işe kadir değildir. Her ne işlerse, benim fermanımla amel eder.

Böyle cevap veren Sadrazam, boynundan mühr-ü hümayunu çıkarıp padişahın yanına koyunca, II Ahmed çok kızdı ve şöyle dedi:

-Behey adam, ben öteye gün fukarayı araba kenarına getirip kendim sual eyledim. Üzerlerine salyane olunan bidatleri birer birer söylediler. Malum oldu ki zulümden Defterdar bile olup ben zalimi dışarıda ararken, meğer zalim sen imişsin. Emir tutmayan şahıs bana vekil olamaz. Getir sende olan emaneti. Bir alay halk “gördün mü padişah bir adamı bunca uzak yerden getirip vezir-i azam edip şimdi öldürdü” diyecekler. Yoksa şimdi senin hakkından gelirdim. Var taşrada eğlen. Vezir-i azam geldiğinde mansıb veya tekaaüd ile muradına müsaade olunur.

II Ahmed bundan sonra Çalık Ali Paşa’yı tekrar huzuruna çağırır:

-Paşa, der; bu işi kendi kendine sen eyledin. Hangi memleket valiliğini istersen sana ihsanım olur. Muradın neyse makbul-i hümayunumdur.

Çalık Ali Paşa, teşekkür etti ve:

-Mansup ricasında değilim, diye cevap verdi. Tekaüt edilmesini ve tekaüt (emekli) olarak Mihaliç hassını istedi. Halefi Mustafa Paşa, bu hassın gelirinin çok az olduğunu söyleyince:

-Böyle sefer vaktinde ve hazinenin darlığı sebebiyle bu dahi çoktur. Kanaat ederim, cevabını verir.

Sayısı az da olsa geçmişte başını dahi riske ederek padişahın fermanına karşı gelen yöneticiler vardı. Günümüzün ise kudret sahibinin istemediği soruyu dahi soramayan gazeteciler var. Dünyadaki her şeye hâkim olduğunu sanan Firavunlara itiraz, Allah’a iman’ın en önemli şartları arasındadır. Günümüzde olan iman ve irade noksanlığıdır.” (Özcan Yeniçeri-Yeniçağ)

II Dünya Savaşı… 1944 yılında en sert, yerinde duramayan, başarılı ve disiplinli Amerikalı komutan General George S.Patton, ‘Muzaffer ordusuyla Almanya içlerine yürürken, gazeteciler kendisiyle mülakat yapmak isterler. Amerikalı gazeteciler Fransa’ya gelirler, efsane generalle birlikte yaralıları görmek için bir askeri hastaneyi ziyarete giderler.

Burada yaralı genç bir erle konuşurlar. Ayağı kesilmiştir, savaştan korktuğunu söyler. Bunun üzerine General, “Asker korkmaz” diye bir ere tokat atar gazetecilerin önünde… Konu Amerikan basınında ve kamuoyunda büyük yankı uyandırır. Senato, Generali demokratik hakları ihlal etti diye kınar.

O günlerde de, Amerikan Genelkurmay Başkanlığı için atama yapılacaktır. Tartışmasız General Patton’ın (3 yıldızlı) Genelkurmay Başkanı olması beklenir. Ancak, Genelkurmay Başkanlığı’na, beklenmedik şekilde gölgede kalmış bir isim olan ‘Omar Bradley, 4 yıldız verilerek Patton’ın yerine atanır.

General Patton’ın da en büyük arzusu Berlin’e gitmektir; ancak amacına ulaşmadan emekliye sevk edilir. Kısa bir süre sonra kahrından ölür.

Almanya ve Soma’daki tokatlar, demokrasi ve insan hakları ile ilgili farkı göstermiyor mu?

Sorumluluk makamındakilerin sinirlenme lüksü yoktur!

Bir sinir sonucu atılan bir tokat’ın nelere mal olduğunu tarihi olayda gördük.

O halde Soma’daki ihmallerin ortaya çıkardığı facianın sorumluları ortaya çıkarılacak mı?

Bu sorumluluğu üstlenenler OLACAK MI? Yoksa fatura ölenlere mi kesilecek!

Her şey kader mi? Denecek!

Üstü mü örtülecek veya bu serüven böyle devam mı edecek?

Allah sonumuzu hayreylesin!