İstanbul

İstanbul

 

İnsanların ilk doğduğu, büyüdüğü, oyun oynayıp arkadaşlık ettiği yerler unutulmaz. Ne yazık ki geçim derdi bir şekilde insanları bulunduğu ortamdan değişik yer ve mekanlarda yaşamaya mecbur bırakıyor. Türkiye'nin en büyük ili olan İstanbul’da hemen memen her ilimizden insanımızın bulunduğu bir ildir. Hatta tüm Dünyadan insanı bu ilde görmek mümkündür. Kimisi iş için, kimisi ticaret için, kimisi de gezmek için bu dünya harikası ili gezmeye geliyorlar.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2013 yılı verilerine göre Türkiye'nin en kalabalık şehri, Dünya’nın ilk üçe giren büyük mega kenti. İstanbul'un nüfusu on dört milyon yüz atmış bin kişidir. Yüzlerce otobüsün, özel taşıtların, her iki dakikada inip kalkan uçakların, değişik ülkelerden gelen gemilerin, raylı sistemle gelen insanları düşünürsek İstanbul’un nüfusunu sizler düşünün. Ve bir de kaçak olarak gelenler;

İstanbul 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından askerleriyle fethedilir. İmar ve onarımlarla, su kemerleri, camiiler, yollar, hanlar, hamamlar yaparak bugün dahi izlerini gördüğümüz, hayranlıkla izlediğimiz eserlerdir. Bu güzelim eserlerin yanına yapılan yeni teknolojik harika yapılar sanki yapmacık gibi kalıyorlar. Nice medeniyetleri üstünde barındırıp, değerli bilim adamları, sanatçılar ve devlet adamları yetiştiren bu topraklar, şimdi de Türkiye’ye ve Dünya’ya hizmet etmektedir. Dünyaya uzanan ticari kolları ve turizmi ile herkesin hayranıdır İstanbul.

Bu güzelim ilimize nerdeyse her hafta bir mahalle ekleniyor. Eski tarihi yapıları ve güzellikleri  büyüyen şehirde kaybolup gidiyor. Taksim (Beyoğlu), Beşiktaş, Eminönü, Sirkeci, Şişli, Galata, Üsküdar, Fatih, Eyüp, Sultanahmet, Eminönü, Kadıköy, Bakırköy vb. ilçelerin mahallelerindeki eski evler ve konakların her biri yorulmuş, yıpranmış. İstanbul'un o muhteşem güzelliğine karşı, zamana karşı direnmiş. Her güzelliğin sonu gibi sonbaharı da yapraklarını sarartıp söndürmüş. Belki bir el, bir medet bekliyor bu yerler duyan gören olursa diye. İstanbul'u mesken tutanlar iki kat sahip çıkmalıdırlar. Başka türlü borçlarını nasıl öderler Dünya kenti İstanbul'a?

Bu güzelim kentimize Arap baharının esintileri de gelerek gereğinden fazla ısıttı ortalığı. Mısırlısı, Tunuslusu, Faslısı, Cezairlisi, Suriyelisi, Iraklısı, İranlısı, Arabistanlısı, Afrikalısı, Asyalısı, Avrupalısı. Türkiye'den değişik illerinden yatağını yorganını alıp gelenler. Suriye’den ve Irak’tan gelenler, çoluk çocuklarla dilenmeye ve yardım istemeye yürekler dayanmıyor. Bizim dilencilerimiz bir üst tura çıktılar sanki. Devletimizi yönetenler  bu manzarayı görmüyor, duymuyor ve işitmiyorlar. Gelecek nesillerimize kötü örnek olmaya, vicdan ve merhametlerimizi karatmaya bilemem daha ne kadar dayanabiliriz?

Dünyada kaç ilin içinden bir boğazla iki denizi bir birine bağlayan il var. Yedi tepeye kurulmuş dediğimiz şehrin üstüne bilmediğimiz daha kaç nice yediler kuruldu kim bilir. Bu güzelim şehre  kızıp, başka şehirlerle aldatan insanlar oldu. Ama dönüp dolaşıp geldikleri yer gene İstanbul olmuştur. Bu şehrin karmaşalığından, yoğunluğundan, havasızlığından, zorluğundan şikayet edenler, çarkına kendini kaptıranlar bir daha kendilerini kurtaramıyorlar. Bir tarafta boğaza bakan yalıları, zenginleri, diğer tarafta gecekonduları, fakir ve yoksul insanları. İstanbul anlatılmaz yaşanır.

Sadri Alışık'ın güzel bir şiirini (İstanbul Şehri) adlı eserini sizlerle paylaşmak, şairin gözüyle İstanbul’u tanıtmak isterim. 

Bu benim Dünyaya ilk gelişim,

yıkarak saltanatını koca Fatih'in.

Kundakla kefen arasında bir gün, 

İstanbul, İstanbul deyişim.
               Merhaba Kız kulesi, merhaba Eyüp Sultan,
               Kanlıca, Şehremini merhaba...

   Bir İstanbul esiyor çocukluğumdan,
   ekşi bozalı, Arnavut kaldırımları lapa lapa,
   Yuşa'dan mı okunur ezanlar, Hırka-i Şerif'ten mi ?   
   Komşularımız kaptanlar, Malta taşlı ikindilerden kalan.
   Halâ o beyaz gergeflerde mi?
    Bir tarih gömmüşler Karacaahmet'in de Üsküdar'ın,
     sanki çarşaflı kadınlar mercan terliklerinde unutulan.
     Duyun-u Umumiye emeklisi faytonlar.
            Hala bir sonbahar Acıbadem'de
             Cuma selamlıklarından beri saraylılar.
             Merhaba Beylerbeyi, merhaba Sultan Selim, 
              merhaba iki gözüm İstanbul'um, merhaba....
              Aşı boyası sokaklarında ne mevsimler esmişti..
              Sakalsız saçlar kestirdiğim ince boncuklu berber dükkanları.
              Kapalıçarşı bakırcılar, lacivert mayıslarda köprü altları,
              ve Boğaziçi'nde Şirket-i Hayriye duman duman...
               Nerdesin o İstanbul, nerdesin?
Hani çıkrık seslerinde mehtapları dinlediğim,
Mediha teyzelerin leylak bahçeleri,
büyükbabamın Kuva-i Milliye hikayeleri.
Hani tahta tekerlekli arabalarım.
Hani bayram yerlerinde unutulan çocukluğum?
       Gene bir başka İstanbul'du bir zamanlar kafesli ıtırlarıyla,
        beyaz başörtülerin lavanta çiçekli öğleden sonralarında ıslanan.
        Açılır kapanır iskemlelerinde uzun çarşının,
        İstanbul'u taşırdı bakır siniler.
        Sultaniyegahtan bir hıdırellez mesiresi,
         sessiz sadakat şarkıları söylerlerdi.
         Haliç vapurunda söz kesilmiş tazeler.
Hey yavrum hey!
Burunbahçe dalyanında  İstanbul'u çekerlerdi denizden,
ıslanmadan...
Kaç bayram mendil geçmişti elimden çeyiz sandıklarının.
Bütün uykularını koynuma alıp uyurdum İstanbul'un.
Rüyalarımda halâ o günahlar uyanır,
hiç geçmediğim sokaklarında işlenen.
       Merhaba Sultanahmet, Yerebatan merhaba...
       Merhaba iki gözüm İstanbul'um merhaba,
       merhaba efendim, merhaba...



SÜLEYMAN ERKAN

01-07-2014 / Salı

 

ŞİŞLİ-İSTANBUL