100. Yıla sekiz kala...

KURTULUŞ SAVAŞIMIZI TAÇLANDIRAN

30 Ağustos Zaferi'nin 92. yılı kutlu olsun..!

 

Şerare KIVRAK

 

                Ağustos ayları Türk Milleti'nin tarihinde yaprak, yaprak... cilt, cilt kahramanlıkların, gaziliğin, göğsünden vurulup tam ercesine ulaşılan şehitlik mertebesinin yaşanıldığı, belgelerle anlatıldığı aylardır.

                Onca sıcaklığına rağmen severim Ağustosları...

                1071 Ağustosunda Malazgirt Zaferiyle başlayan vatan ve ülkü aşkı bu toprakların öz evlatlarınca 1919'lu yıllardan günümüze kadar aynı tutku ve sevda ile devam ediyor ve edecektir de... Böyle günlerde içim kıpır kıpır olurken, kanım kaynar ve coşuyorsam Ağustosları sevmemek mümkün mü..?

                Mümkün mü unutmak 26-30 Ağustosları...!

                Hele de; Baba dedemden Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa'nın, Anne dedemden, Büyük Taarruz Gazilerinden, Muallim (Öğretmen) Hafız Mehmet Kemal Özdilek'in torunu olma şansı ve gururunu yaşamak, o günleri anılarda yaşatmak varsa..., Mümkün mü unutmak...!

                Her iki koldan şerefli iki gazinin torunu olmam benim ve her iki soyumun da kanını kaynatır milli günlerimizde. Öğrencilerime, çocuklarıma, torunlarıma, gençlere anlatırım dedemin anlattıklarını. Notlarımdan okurum çoğu kez...

                "Milletimizi esir etmek isteyen düşmanları ne yapıp yapıp yeneceğimize olan inancım ve güvenim bir dakika olsun kaybolmamıştır" diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün komutasındaki kazanılan Meydan Savaşının sebep ve sonuçlarını anlamamak, bilememek, öğrenmemek tarihimize yapılan en büyük ihanet değil de nedir ..!

                Öğretmen okuluna yeni girdiğim dönemlerdi. Öğretmen olmamı çok isteyen dedem çok mutlu olmuştu. Zira kendinin bu zevki yarım kalmış, savaş meydanlarına koşmuştu. Çünkü vatan tehlikedeydi...

                Atatürk'ü, Büyük Taarruz'u, Cumhuriyetin ilanını ondan dinlemek tüm akrabalar için büyük şans oluşturuyordu. Benim için ise bir onur, bir şerefti. Ne yazık ki, öğretmen olduğumu göremeden ayrıldı aramızdan.

                O büyük taarruzun izlerini yaşardı çoğu kez. Onun için alışılmış bir çağrıydı. "Bölüüüük kalk..!" sabahları bu komutla uyatırdı bizi.

                26 Ağustosları anlatırken gözleri yaşla dolar, ufka takılırdı. Derin bir iç çekerdi. "Haydi anlat dede" der başına üşüşürdük.

                "Çocuklar, Allah sizlere, millete o günleri bir daha yaşatmasın. Biz sizlere güzel bir vatan bıraktık sahip çıkın..!" der ve anlatırdı...

                önce nasıl hafız olduğunu, çocukluğunu anlatırda anlatırdı. Sıra savaş meydanlarına gelince köşesine iyice yerleşir başlardı...

                Büyük Taarruzun çok gizli hazırlandığını, Afyon'un güneyindeki düşmana yapılacak ani baskının daha sonra nasıl meydan savaşına dönüşeceğinin planlarının nasıl yapıldığını, Gazi Mustafa Kemal'in emir ve komuta zincirini nasıl yürüttüğünü haz duyarak anlatırdı.

                ".... 26 Ağustos sabahı tan yeri ağarırken hücuma geçtik. Düşman şaşırmış kaçıyordu. Kaçarken de yakıyor, yıkıyor, öldürüyordu. Asker susuzluktan bitap düşmüştü. Kesin emir vardı. İçme sularına ve yiyeceklere dokunulmayacaktı. Zira düşman kaçarken zehir atmıştı her şeye.           

                Afyon Ovasındaki mısır tarlalarında mısır koçanları askerin su ihtiyacını biraz olsun gidermişti. Tınaztepeye doğru yol alıyorduk. Gazi Paşa üstün bir savaş planı uyguluyordu... Kaçan düşmanın tekrar saldırıya geçmemesi için ona toparlanma fırsatı verilmemeliydi. İşte tam bu sırada o tarihsel emrini verdi... "Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir İleri..."

                O anları yaşıyordu sanki... Gözleri irileşiyor, saldırıya geçiyordu adeta.

                ... Çetin savaşlar veriyorduk.." Eliyle gömleğinin sol kolunu sıvayarak bileğini açığa çıkardı. Derin bir kurşun yarası izi vardı. Hepimiz eğilerek o bileği öpüyorduk. O devam ediyordu... "... Uşak alev alev yanıyordu. Tam istikamet İzmir olacaktı. Bu arada yaralı subaylardan ayakta olanları Gazi Paşa çağırmıştı. Bende gittim. Yaramın önemsiz olduğunu söyledim. Sıhhiye Çavuşlarının tedavi ettiğini anlattım. Alnımdan öptü. İzmir'e kadar tahammül ütmemizi söyledi. Uyumadığı, kararlı oluşu besbelliydi".

                Dedem bunları anlatırken çoğu kez ev halkı ve misafirlerde her şeyi bırakır dinlerlerdi.

                En büyük torun bendim. Dedemle söyleşmek, tarihle söyleşmekti. Ara sıra notta tutmuşum ki, şimdilerde onlar bana kaynak oluşturuyor.

                Diğer torun Zeki Özdilek henüz bebekti. Acıktığında ağlasa bile bu anılar dinlenirken onun sesi duyulmazdı hiç... Kemal Özdilek mi...?

                O henüz doğmamıştı ki...!

                İşte biz bu güzelliklerle yoğrulmuş,  tarihini iyi bilen, ona sahip çıkan; vatanını, bayrağını korumanın namus borcu olduğu bilincini taşıyan yüce insanların nesliyiz...

                Ağustosları, Nisanları, Mayısları, 29 Ekimleri nasıl sevmeyiz ki...? Bunlar Türk Tarihinin, Türk Kurtuluş Savaşı Tarihinin müekkebi kanımız olan mühürleridir. Asla yok sayılamaz, terk edilemez. Bağımsız Atatürk Türkiyesinin, Türkiye Cumhuriyetinin varoluş destanlarıdır bu aylar...

                Buradan Türk Milletinin 30 Ağustos Zafer Bayramını kutlarken; Bizlere bu güzellikleri canlarını vererek, gazilik ve şehitlik rütbesine ulaşan tüm vatan evlatlarına, düşman esaretinden kurtararak, kurtuluşumuzu 30 Ağustos Zaferiyle taçlandıran, Cumhuriyeti kuran ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e ve silah arkadaşlarına dualarımızla minnet ve şükranlarımızı göndermemek mümkün mü...!

                Ruhları şad olsun...!

 

                Esen kalın...