ŞEHİDİNE VE GAZİSİNE SAHİP ÇIKMAYAN BİR BİR ÜLKE HALİNE GELDİK

Çözüm süreci zarar görmesin diye halen kıçını yırtanlar var ya! Hakkâri’de şehit edilen üç askerin ve Diyarbakır Bağlar semtinde şehit edilen astsubayın vebali hep onların üzerindedir. Bir kaç yıldır; şehitlik, gazilik ve vicdanı ret kavramlarının içini boşaltarak ve onlarla alay ederek ve basit kavramlar gibi basitleştirerek yandaş medya yoluyla bunları halkın nazarında sıfırladılar. Ankara’da otobüste bir gazi tartaklandı. Hırpalandı. Türkiye şehitlerine ağlamayan bir ülke konumuna getirildi. Halkın basireti bağlandı, bu ülkede.

            Türkiye otuz yıldır PKK terörüyle mücadele eden bir ülkedir. Kundaktaki bebeğinden, vakit namazı için camiye sayılı kalmış adımlarını atan ihtiyarına, hayatının baharında öğretmen olmuş genç kızlarımızdan belki bıyığı yeni terlemiş imamlarımıza, mühendislerimizden bürokratlarımıza, polislerimizden mehmetçiklerimize kadar, halk otobüsünde yanarak can veren genç kızımızdan caddede kucağında bebeğiyle yürüyen anneye kadar, hamile kadınlarından tek çocukla anne ve babalara, yeni evlenmiş delikanlılara ve canını dişine takmış mücadele veren köy korucusuna kadar PKK terörüne binlerce şehit veren bir ülke konumuna getirildi.

            Adnan İslaâmoğulları, köşesinde Türkiye’nin bu durumunu güzel yorumlamış:

            “Her şehit cenazesinde “bir ölür bin diriliriz” diyebilen, “bir oğlum daha var, onu da alın, vatan sağ olsun” diyen bir ülkeydi Türkiye.

            Şehit cenazelerinde birbirinin etnik kökenini bilmeksizin aynı safta el bağlayan, aynı Fâtiha’yı okuyan, musalladaki şehide haklarını “helâl eden” bir ülkeydi Türkiye.

            “Onlara ölüler demeyiniz, onlar şehittirler” emrince amel eden ve Albayrağa sarılarak, annesine, babasına, kardeşlerine, eşine, evladına, arkadaşlarına son kez gelen ve son yolculuğuna çıkan o muazzez naşa yalnızca ve yalnızca “şehit” diyen bir ülkeydi Türkiye.

            Topyekün bir acının, topyekün bir hüznün, topyekün bir yasın, topyekün gözyaşlarının şehitlere aktığı bir ülkeydi Türkiye.

            Ne oldu bu ülkeye, ne oldu Türkiye’ye?

            Ne oldu da şehitlerine bile ağlayamaz, şehitlerine “şehit “diyemez ve “maskeli” gibi, “Vandal” gibi sıfatlarla söz ederek katillerinin adını dahi telaffuz edemez ve katillerini gizler bir ülke oldu bu Türkiye?

            Ne oldu da, şehitlerin ardından yas tutmak, onların ardından binler, on binler, yüz binler bir araya gelerek şehitleri uğurlamak, “kandan beslenmek” oldu?

              Ne oldu da, PKK’ya “lanet” okumak, PKK’ya “katil” demek, şehitlerin katillerinin “PKK’lı katiller” olduğunu söylemek “savaş yanlısı” olmak oldu, “barış düşmanı” olmak oldu, PKK’ya yönelen nefret nasıl oldu da “barışa sıkılan kurşun” oldu?

              Ne oldu da, bu ülkede Türk’ü yok saymak, Türk’ü hor görmek, Türk’e hakaret edebilmek vaka’yı adiyeden olabildi, ne oldu da bu ülke şirazesinden bu denli uzaklaştı?

             Ne oldu da, İmralı’daki caniyi, PKK’yı ve onun HDP gibi, KCK gibi uzantılarını binlerce yıllık devlet geleneği olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti muhatap aldı ve asla kazanamayacakları bir terörün muhatapları olarak pazarlık masalarına oturdu?

             Ne oldu bu ülkeye, ne oldu Türkiye’ye?

             Bir tek şey oldu!

            Türkiye Cumhuriyeti ile Türk ile Türk’e dair her şey ile aralarında ciddi mesafeler bulunan, istiklâl mahkemeleri’nden 28 Şubat’a kadar maruz kaldıkları her mağduriyetin faturasını “devlete” kesen ve Türkiye Cumhuriyeti’ne dair biriktirdikleri tüm hesaplarını görme imkânını eline geçiren bir siyasi kadro iktidar oldu.

            Yakın, uzak tüm coğrafya bütün imkân ve alakasını yoğunlaştıran bu iktidar, içeriye ve içeriye dair her şeye yabancılaştı. Suriye için, Mısır için, Myanmar için ayağa kaldırılan devlet ve kurumları Kerkük için, Doğu Türkistan için, Karabağ için kılını kıpırdatmadı. Suriye için, Mısır için, Myanmar için hıçkırıklara ağlayan devlet ve ricali, Kerkük için, Türkistan için, Karabağ için bırakın gözyaşlarını, bir hüzün bile takmadı çehresine.

            12 yıldır vites büyüterek devam eden bu sürecin bu gün geldiği noktada bir “büyük akıl tutulması”nın ardından yaşanan bir “büyük gönül tutulması”dır.

             Her şeye rağmen, sahaya sürülen bütün algı savaşlarına rağmen, üretilen bütün hayali düşmanlara rağmen unutulmaması gereken bir şey var:

            On binlerce insanımızın katili PKK’dır, KCK’dır ve onların elebaşı APO’dur

            “Barış süreci” adı altında yapılan tüm pazarlıklar bu ülkenin ekmeğine kan doğramaktır.

             Aziz Türk Milleti!

             Şehit cenazelerine ihtiram ediniz, onbinler, yüzbinler,milyonlarla uğurlayınız. PKK terörüne lanetler okuyunuz. PKK’lı katillere lanetler okuyunuz.

             Biliniz ki “barış süreci” diye dayatılan her şey, bu ülkenin temeline döşenmiş mayınlardır. Barış, düşmanla savaştan sonra yapılır. Öncelikle Kürtler bizim düşmanımız değil ve bugün sokakta silahsız askerlerimize sinsice yanaşıp kurşun sıkan PKK ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti henüz savaşmış değil. Karanlıkta mayın döşemeye alışmış, karanlıkta kurşun sıkmaya alışmış bir hainlik savaşmayı bilmez.

            Ancak devletler ve milletler savaşır.

            PKK ve benzerlerinin sonu telef olmaktır.