OSMANLI TÜRKÇESİ

Millet olmak, geleceği ve geçmişi bütünüyle kucaklamakla olacak bir sosyal vakıadır. Bir milletin geçmişiyle bağlarını koparmak, geçmişini yok saymak asla ve asla akıl işi değildir.

Devlet-i Aliye-i Osmaniye,  adıyla sanıyla “Yüce Osmanlı Devletidir”.  Altı yüz yıl boyunca insanlık tarihine yön vermiş bir devletin elbette aşiret devletlerinden farkı olacaktır.  Nüfuz alanını;  Viyana’dan Çin Seddine, Moskova’dan Yemen’e, Filipinlere, Afrika’nın en uzak köşelerine kadar ulaştırmasını başaran bir devlet, elbette güçlü olmanın verdiği her türlü sosyal, kültürel ve siyasi handikapları da bünyesinde barındırmasını bilecektir.

Orta Asya, Ön Asya’da ve Orta Doğu’da kurduğu devletlerin hemen hepsi eğer bir iman ve kültür alfabesini ve dilini kullanıyorsa; bu millet kuşdili, ya da kuşdili alfabesini mi kullanacaktı? Elbette ilim dili olarak Arapça’yı, edebiyat dili olarak da Farsça’yı seçip kullanacaktı.

Bir kültür hazinesi olarak sahiplendiğimiz ve kendi geleneklerimizde, örfümüzde, âdedlerimizde, zaferlerimizde, fethettiğimiz topraklarda, hükümran olduğumuz denizlerde, üzerinde sayısız ırmaklar akan coğrafyalardan aldığımız değerlerle birleştirip mükemmel bir mamul haline getirdiğimiz Osmanlı Türkçesi ve onun alfabesine sahip çıkmamak; inanın kendimizi, tarihimizi, vatanımızı, kültürümüzü bütünüyle inkâr etmek demektir.

Osmanlı Türkçesinin okullarda mecburi ders olmasını hazmedemeyenlerin cehaletlerini sorgulamak istemiyorum. Asıl sorgulamak istediğim; bu taşeron zihniyet, bu ve bunun gibi pek çok değerimize karşı çıkarak hangi emperyalist zihniyetin köleliğini yapmaktadırlar? Bunu söylesinler, yeter!

Lozan antlaşmasının gizli maddelerinde Arap Alfabesi yerine bize Latin Alfabesini yutturan zihniyetin uzantılarının bu karşı çıkışı boşuna değildir.  Onlar bu milletin geçmişiyle, tarihiyle barışmasını, bin yıllık bir tarihi gençlerimizin ulaşmasına engel olmak istemektedirler. Bugün sahipsiz kalmış Osmanlı topraklarındaki acılara kulak tıkamak istemelerindedir. Komşu hakkı bilmekle, insanlık değerlerini özümsememek demektir.   

Hiç unutmam, üniversitede derslere başladığı zaman ilk cümlelerim hep şöyle olmuştu:

“Aziz gençler!

Dünyada sizin kadar bahtsız, sizin kadar geçmişiyle bağları kopartılmış, sizin kadar kültürden yoksun, sizin kadar öksüz ve yetim kimse yoktur.

Bir Yahudi genci beş bin yıllık Tevrat’ın dilini kimseye ihtiyacı olmadan rahatlıkla okuyabiliyor. Bir Fransız genci üç yüz yıl önce yaşamış olan Balzac’ı okuyabiliyor, bir Rus genci Dostoyevski’yi hiç güçlük çekmeden okuyup anlayabiliyor. Fakat sen aziz gencim, mahzun gencim; sen yetmiş seksen yıllık, metinleri bile okuyup anlayamıyorsun. Hatta daha ileri gideyim 1960 yılında yazılmış olan anayasayı bile anlayıp kavrayacak durumda değilsin…”        

Evet gerçekten de durumumuz çok vahimdir.   Bu vahim durumdan kurtulup tarihimizle, kültürümüzle barışmanın en güzel yolu çocuklarımıza Osmanlı Türkçesini öğretmektir. Kütüphanelerimizdeki milyonlarca yazlı vesikalara ulaşmaktır.  Yakmak için tren vagonlarında yurt dışına gönderilen yüzbinlerce vesikayı yeniden kültürümüze kazandırmaktır.

Unutmayalım ki milletlerin  istiklâlleri,  tarihî geçmişlerinin büyüklüğüne bağlıdır.

İnşallah bu düşünce en kısa zamanda uygulamaya konur da, kütüphanelerimiz, arşivlerimiz tarihin tozlu sayfalarında çürüyüp gitmez.   

 

                                                                                       Mehmet Emin ULU