GÖNÜL ÇAĞLAYANI

Bugün söylenecek çok şey var…

            Dudaklarımız çatlayıncaya, gözyaşlarımızla yastıklarımız ıslanıncaya, ruhumuzun içine yerleşen nefsî şeytanları yere serinceye;

            Anadolu toprağındaki acıların, sıkıntıların, fitnelerin ve fesatların kökünü kazıyıp; belde belde, il il, bölge bölge  bütün insanlığa huzur ve mutluluk damlaları yağdırıncaya; yeryüzünün dört bir yanına nur üstüne nur yağıncaya; bütün insanları Kevser ırmaklarıyla yıkanmış, Allah’ın kulu olma sırrına mazhar olama vasfı kazanıncaya kadar  dua etmek, yetmezse konuşmak, yetmezse sahabeler gibi cihada çıkmaktan başka ne yapabiliriz?

            Yüreğim çağlayanlar gibi kavruluyor, ağlıyorum, içimde fırtınalara kopuyor… İçimizde dost kisvesine bürünmüş münafıkların çıkardığı fitne ve fesadı mı; yoksa bir kardeş ülkede katledilen onca masum çocuğa mı kahrolayım?…

            Bilmem, bildiğim bir şey varsa benim için de kazılacak küçük bir arsa…

            Acıların içinde yürek kavurmak bize bir teselli verir mi? Kim bilir belki de verir? Fakat yalnız bize değil, bütün insanlığın yanık yüreklerini, ilâhi pınarlardan akan sularla serinletir gibi yanık yüreklerimizi serinletecek Kur’an var…

            O Resuller Resûlü, Fahri Kâinatın serdettiği hadis rüzgârlarının estiği yemyeşil ve sakin ovalar var…

            Onları yorumlayanlar, yüreğimize nurdan yağmurlar yağdıran bizden birileri var…

            Dün anmadık mı yüreklerce, Hazreti Mevlânâ’yı… Şeb-i Arus gecesinin sevinciyle…

            O’nu anmak ve kül olup yanmak… Külü havaya savrulmak, nehirlere zerre zerre düşerek taşkınlara sebep olmak…

            Ummanlara karışarak aşk dalgalarıyla kıyıları biteviye öpmek, öpmek…

            Bir dümensiz geminin güvertesinde sensiz ve sevgisiz; sensizliğin ve sevgisizliğin eşiğinde Yüce Yaratıcımın peşinde enginlerde tufanlara sürükleyerek, yoklukta varlığı bulabilmek… Varlık denen bütün değerlerin hepsinin hiçliğini anlamak, o hiçlikte yok olmak… 

Ve yoklukta,  ebedi var olmak…

            Ey Allah’ım bu aşkın sırrı âlası nedir?

Nedir başımızda dönen bunca felaket?

Nedir içimizde hiç dinmeyen nedamet?

            Ey Allah’ım!

Ümmetine mağfiret et!...

Mağfiret et!...

Bizi sevginle yoğurdun, yine sevginle haşret!...

            Biliyorum Ey Hazret-i Mevlânâ:

“Allah’tan korkmamızı, 

Az yememizi,

Az uyumamızı,

Az konuşmamızı,

Günahlardan çekinmemizi,

Oruç tutmamızı,

Namaz kılmamızı,

Daima şehvetten kaçınmamızı,

Halkın eziyet ve cefasına katlanmamızı,

Âvam ve sefihlerle düşüp kalkmamamızı,

Kerem sahibi olan sâlih kimselerle beraber olmamızı vasiyet ederdin.

İnsanların hayırlısı, insanlara faydası olandır.

Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır.

Hamd, yalnız tek olan Allah’a mahsustur.

Tevhit ehline selâm olsun!”  diye, sen söylerdin.

Biliyorum bunları bir sen değil, bütün ehli-sünnet âlimleri de söylerdi. Fakat sen söyleyince bir başka duyardı inanların kulakları…

Bir başka hissederdi müminleri gönülleri…

O gönüller çağlayan olup akardı ummanlara doğru…

Yıkardı kararmış gönülleri, vahalarda yeşeren hurmalar ve ona meftun ahû gözlüler  gibi.

Çünkü senin dudaklarından çıkan kelam, Kur’andan başka bir şey değildi…

Çünkü senin kaleminden damlayan nur, Allah ve Resûlünden başka bir şey değildi..

O yüzden ey güzel insan!

Ey Allah ve Resûlünü gönül diliyle seven Hazreti Mevlânâ!

Sen bir Gönül Çağlayanısın!

Ey Allah’ım, bu ülkenin masum insanlarını,

Gaflet uykusuna dalmış, ülkeyi ihanet cinnetine bulaştıran insanları,

Önce Kur’an Çağlayanı,

Sonra da Mevlânâ denen Gönül Çağlayanı ile yıkanıp, felaha ermelerini nasip et Allahım!

Nasip et Allah’ım!  

 

                                                                       MEHMET EMİN ULU