Moloz Yığınları İçinde Bir İnci Tanesi!

Bir Pazar günüydü. Havayı güneşli görür görmez düştüm yollara. Yürümek, yürürken çevreyi gözlemlemek, bir dostla, arkadaşla ayak üstü de olsa sohbet etmek günümü aydınlatır hep.
            Bu kez mahalle içlerinde yürümek istedim. Şehrin tarihi güzelliklerini kucaklamış olan yerleşim yerlerine doğru yürüyordum. Güneş ısıtıyordu. Lakin ara ara esen soğuk rüzgâr insanın yüzünde şaklıyordu.
Sokaklar sessiz, sakindi. Az sayıda insanın sıkı sıkıya giyinerek iş yerlerine koşuşturmaları, yürürken de ağızlarından çıkan buharın şimendifer bacasını hatırlatması ilgimi çekmişti.
            Onca soğuğa rağmen hava temizdi. Güneş’in ışıltıları bulutların arkasına gizlenirken hava soğuyor, güneş çıkar çıkmaz da ısıtıyordu insanı. Yürürken geçmişin ayak izlerini düşlüyor, kimler geldi, kimler geçti diye de mırıldanıyordum. İhtiyar evler, talan olmuş malikaneler” sahiplerim..!” diye sesleniyordu sanki.
            Bir sokak girişine gelmiştim ki, yaşlı bir dede üç tekerlekli bahçevan arabasına yüklediği marul, soğan, maydanoz, tere gibi yeşillikleri göstererek “hanım kızım almaz mısın..?” diye seslendi. Hava da bir anda soğumuştu, kar sepelemeye başlamıştı. İhtiyara doğru yaklaştım. Ellerini ceketini içine saklamış titriyordu adeta. Bu soğuk havaya ne yorgun bedeni, nede yaşı dayanabilirdi. Nuranî bir yüzü acı gülümseyişi ve o inanılmaz yürek yaralayan sesi beni etkilemişti. O yeşillikleri sunuşu içimi ısıtmıştı.
            Eldivenleri çıkarttım. “alırım bey amca..!” diyerek yaklaştım. Küçük bir bahçesinin olduğunu, kendi elleriyle yerleştirdiği yeşilliklerin hormonsuz olup sabahleyin topladığını, yine kendi elleriyle yıkayıp temizlediğini anlatıyordu. Görüntüde zaten gösteriyordu.
            Ben yeşillikleri ayırırken o da yandaki büyük poşetten, küçük bir poşet çıkarmaya çalışıyordu. Beyaz sakalını gölgeleyen elmacık kemikleri ve burnu kıpkırmızıydı. Sırtındaki ince ceketi de onu ısıtmıyordu belli ki…
            Yaa… Elleri..! Elleri morarmaya yüz tutmuştu ki, parmaklarını oynatıp poşeti çekip çıkaramıyordu. Yardımcı olmak için uzandım. Uzanırken ellerine dokunan elim sanki bir buz dağına dokunmuştu.
            “Ellerin çok üşümüş bey amca, Sana yardımcı olayım…” dedim. Poşeti çıkarmasına yarımcı oldum. Bir şeyler mırıldanmaya başladı kulak kesildim. “Ahh… hanım kızım el üşümezse yürek ısınmaz ki; Emek olmazsa aş’ın altı yanmaz ki…” diyordu. Beynimde şimşekler oluştu. Be yorgun adam filozof muydun neydin. İnsanlığa, insanlarımıza ders verircesine söylediğin bu dizeler sayfalara sığmayan bir anlatım özetiydi sanki… Pahada hafif ama maneviyatta oldukça ağır olan o yeşilliklerden aldım. Taşırken o denli zorlanıyordu ki, yüreğim o buz gibi eli bir türlü ısıtamıyordu. Eldivenlerimi kaldırıp dereye attım. Benim ellerimde onun elleri kadar üşümeli diye düşündüm. Duygularım allak bullak olmuştu. Benim Anadolu’mun güzel, saf, temiz, dürüst insanımın bir fotoğrafıydı bu. Biten, tükenen bir neslin son temsilcisiydi belli ki…
             O helal kazanıp, helal yemeyi aza kanaat etmeyi yeğleyen, emeğinin alın terinin güzelliklerini insanlarla paylaşan; talan olmuş bir ömre rağmen; veresiye yaşayan, yaşadığını zanneden insan başkalarına meydan okuyan koca yürekti… Sarf ettiği o dizeler altın öğütten olmalıydı.
Elimdeki yeşillik poşeti o kadar değerliydi ki sıkı sıkıya tutuyordum. Zira onda emeğin, alın terinin güzellikleriyle yoğurduğu bir bedel vardı. Yol boyu beyin fırtınası yaşıyordum. “Emek olmazsa aşın altı helalinden yanmaz ki…” dilime slogan olmuştu.
             Aza kanat etmeyen, paylaşımlarda en büyük payı kapmak için olanca çirkinlikleri yaşam biçimi yapan, haksız kazançlarla köşe olan doyumsuz insancıklar geldi gözlerimin önüne… Hayatın her döneminde vardı bunlar… Olmaya da devam etmiyorlar mı?
             Yaşlı adamın onca soğukta onca yaşına rağmen evine götüreceği ekmeğin helal olmadığını kim söyleyebilir ki..!
             Buna bir isim koymalıydım. Bu fotoğrafı insanlık adına kalıcı yapmalıydım. Yol boyu düşündüm, düşündüm ve dedim ki,
“Be yorgun adam..! İhtiyar delikanlı..! O güçlü yüreğinle sen moloz yığınları arasına sıkışmış bir inci tanesi kadar saf, temiz etik değerler içinde yücesin..!” Haksız mıyım..?
            Ve bu günü notlarımın en üst sayfasına kayıt yaptım.