Allah Bize Yeter

Mehmet Emin ULU

         Varlık âleminin sonsuzluğu içinde insan denen mahlûkun küllüden bir zerre olmasının ötesinde bütün âlemin hizmetine verilmiş olması, elbette İlahi sırrın aliyyülâlâ güzelliklerinden biridir.   Bu sırrın gizemine mazhar olmak için yüreği aşkla, şevkle heyecanla çırpınan beni âdemlere ne mutlu…

            İçine daldığımız masivanın hengâmesi içinde şirke, küfre, hasede, kine, hırsa, ikbale bigâne kalarak, bizi yaratan Yüce Rabbimize teslim olmaktan daha güzel ne olabilir? Varsın birileri bize sırtını dönsün, varsın birileri köstek olsun, varsın birleri kıymet bilmesin, varsın birileri bizi ayaklarının altında çiğneyip dursun, varsın sırtımıza ateşten taşlar yığsınlar, varsın birileri bizi de Yusuf gibi karanlık kuyulara atsınlar…

            Bize Allah yeter!...

Allah’tan başka dost edinmek, masivaya köle olmaktan başka nedir, Allah aşkına?   

Allah’a dost olmak dile gelince aklıma bir menkıbe geldi. Bu menkıbeyi sizinle paylaşmak istiyorum.

 Vakti zamanından ay yüzlü pirî Feridüddîn-i Attâr, henüz tasavvuf yoluna girmeden sahibi olduğu dükkândan alış-verişle uğraşırken bir karşısına bir derviş çıkar.

-Ey canım Attâr, bana Allah için bir şey ver!

Feridüddîn-i Attâr, hiç duymamış gibi yaptı. Derviş yeniden sordu:

-Söyle bakalım sen ne olmak istersin?

 Attâr, şöyle göz ucuyla bakarak gülümsedi, dudak ucuyla:

-Senin gibi olmak…

Derviş, alev alev yanan gözlerini ona dikti:

-Benim gibi ha! Nerede o devlet?

            İş ciddiye binmişti. Attâr yine sordu:

            -Neden olmasın, yoksa beni bu işe layık görmüyor musun?

            Derviş öfkeyle soluyarak:

            -Ey Attâr! Sen benim olduğum gibi olabilir misin?

            Feridüddîn-i Attâr, hiç düşünmeden karşılık verdi.

            -Elbette olurum!...

            Dervişin elinde tahtadan oyma bir çanak vardı. Onu hemen başının altına koyup yere uzandı ve gönlünün tâ derinliklerinden gelen bir sesle haykırdı:

            -Allah!...

            Ve birden can verdi. Bu müthiş manzarayı gören Feridüddîn-i Attâr, derhal değirmen taşları gibi dönmeye başladı. Ve o da “Allah” dedi ve kendisini tasavvuf deryasının içine saldı. Böyle ona aşk cihanının yolu açıldı…

Ve şu incileri âleme saçtı:

            -Ey canlara can olan Allah! Bütün canlar, künhüne ermekte âciz... Bir nişan elde edememişler. Ben ne söylersem söyleyeyim, seni nasıl översem öveyim; sen hepsinden münezzehsin!...

            Evet, ilahi aşkın cezbesine kapıların, Allah’tan başka neleri var? Hiçbir şeyleri… Fakat asırlar geçmiş, hâlâ onlar konuşuluyor, hâlâ onların sevgileri dile geliyor, İmam Rabbaniler gibi, Şah-ı Nakşibendîler gibi, Yunuslar gibi, Mevlanalar gibi…  

            Bizim gibi kölelerin de tek arzusu, rıhlet davulu çaldıktan sonra dört inanmış adamın omzunda dualarla taşınmak, masum gönüllerde ebediyen anılmak…

Biliyorum çok şey istiyorum…

Fakat ne diyeyim?

 “Allah” demekten, O’nu istemekten, O’nunla beraber olmayı arzulamaktan başka ne söyleyebilirim…

Başta dedim ya,  kim ne derse desin, kim hakkımızda ne düşünürse düşünsün, hiç umurumda değil…

Bize Allah yeter!... Gerisi lafı güzaftan ibaret…

            Bir Allah dostunun dediği gibi:

“…

Aldırma aksın yaşın,

Bu olsun arkadaşın,

Dara düşerse başın,

Sen, Allah de, Allah de…

 

Bir kuş olur can kafeste,

İşte budur ulvî beste,

İlk nefes ve son nefeste,

 

 

Sen, Allah de, Allah de…”