AYRIŞIYORUZ

Nasıl bir topluma dönüştük Allah aşkına?

Neden git gide azalıyor müştereklerimiz? Aynı şeylere üzülüp aynı şeylere sevinemeyecek miyiz artık? Oysaki aynı toprağın, aynı kültürün, aynı tarihin, aynı dilin evlatları değil miydik? Aynı mahallede aynı düşünce dünyasıyla, aynı hassasiyetlerle büyümedik mi?

Neler oldu da bu kadar kısa zamanda bu kadar ayrıştık?

Düne kadar PKK terör örgütünün katlettiği her cana birlikte ağlıyorduk.  Filistin’e, Mısır’a birlikte dualar gönderiyorduk. Doğu Türkistan’ın acılarını ta yüreğimizde hissediyorduk. Myanmar Müslümanlarıyla cayır cayır yanardı ruhumuzun en masum tarafları.  Kerkük bizim derin yaramızdı, yıllar yılı sızlayıp dururdu.

Sonra birden… Ne olduysa oldu ve ayrıştık. Filistin’nin kadim acılarını, Mısır’ın Firavun eziyetlerini bir kısmımız aldı; Kerkük, Doğu Türkistan diğerlerine kaldı.

En son PKK terörünün son kurbanı Fırat’ı şehit verdik. Ülkenin yarısı gözyaşlarına boğulurken PKK’lılar dâhil bir grup, ölüm sessizliğine gömüldü. Yürek sızlatan bir olay görmezden gelindi. Aynı mahalleden, aynı hassasiyetlerle büyüdüğümüz öz kardeşlerimiz susmayı tercih ettiler.  Hâlâ anlayabilmiş değilim, neden? Ne oldu vicdanlarınıza? Vicdanınız, muhayyileniz, imanınız, değer yargılarınız, eski kutlu sevdalarınız nerede?

            26 Şubat, Hocalı katliamının yıldönümüydü. 1992 yılında Hocalı’da tarihin gördüğü en büyük ve en acı katliamlardan biri yaşandı. Azerbaycan’daki Dağlık Karabağ bölgesi Türkiye’nin Asya’ya açılan kapısı olacaktı. Aynı dili konuşan, aynı dine inanan 350 bin insan iletişim halinde olacaktı. İhracat da ithalat da karayolları veya demir yolları aracılığıyla kolaylıkla yapılabilecekti. Bu, kapitalist dünya için hoş bir durum değildi. Bu sebepten Ermenistan Ermenilerine emir verdiler. Hâlbuki Karabağ, Ermenilerin de hiçbir işine yaramıyordu. Buna rağmen Üst Akıl’ların verdiği emirler gereği Hocalı dâhil bütün Karabağ köylerine saldırdılar. Korkunç infazlar gerçekleştirdiler. Kadınları, çocukları işkencelerle öldürdüler. Karabağ, Azerbaycan kontrolünden çıktı. Asıl önemli sonuç: Türkiye, Asya kapısını kaybetti. Şimdi her yıl milyarlarca dolarlık kaybımız oluyor. Dînî ve millî kayıplarımızı saymıyorum bile.

 Bunu bütün dünya biliyor. İçimizde de bilmeyen yok. Bazı kimseler bu acı günü çeşitli etkinliklerle anarken bazı kimseler yine dilsiz şeytan sükûnetiyle vicdan yaralarını görmezden geliyor.  Akılla, dinle, milli hassasiyetlerle açıklayamıyorum bu ilgisizliği.

İnsanlara ne oldu? Mahallede beraber büyüdüğümüz kardeşlerime ne oldu? Kim belirliyor onların neye üzülüp neye sevineceklerini? Vicdanları kimin kontrolünde? Fırat’ın ölümüne tepki göstermekten neden korktular? Hocalı için neden küçük bir tepki gösteremediler? (Bu yazı siyasi kaygılarla veya hesaplarla yazılmıyor bilesiniz. Acılar müşterektir. Senin zalimin, benim mazlumum diye bir ayrım yapılamaz. Mısırlı Rabia için ilk ağıtı ben yazmıştım; İdamlara ilk tepkiyi gösterenlerdendim. Myanmar felaketlerine ilk yazıyı geçen sene ramazan ayında yayımlamıştım ki o sırada yine koca ülke sessizdi, görmezden geliyordu o dramları.)

Her şey geçecek. Geriye yalnızca vicdanlarımız ve onurumuz kalacak.

Bizim mahallenin güzel çocukları, biliyorum vicdanınız sızlıyor. Siz bu kadar kayıtsız olamazsınız. Bu kadar ipotek altında olamaz iradeniz. Kalbinizin sesini dinleyin ve kalbinizdeki bozulmamış asalete fırsat verin. Fırat’a siz de üzüldünüz biliyorum. Hocalı için sizin de yüreğiniz parçalanıyor. Ama tepki gösteremiyorsunuz. Tepkilerinizin yönünü ve türünü artık başkaları belirliyor. Yapmayın! Vicdanı olmayanın imanı olamaz. Onuru olmayan insan takva sahibi olamaz. İradesini kullanmayan insan hür değildir. Yıllar sonra bu toplumun yüzüne bakacak yüzünüz olsun ve Huzur-u İlahi’de Allah’a yüzünüz olsun.

 

Bu dönemde vicdanını kaybedenleri Allah affeder mi bilmem ama ölünceye kadar benim kalbim doğrulmayacak onlara…