Çanakkale Geçilir!

Çanakkale Geçilir!

 

Batan gemilerden birinde yaralan bir düşman subayı şunları anlatıyordu:

“Top başında bekliyordum. Her bir merminin başına düşmesi işten bile değildi. Derken birden bire müthiş bir patlama oldu. Yere kapandım. Sonra dehşetli, bir sarsıntı ile havyaya fırladım ve kendimi buz gibi boğazın sularında buldum. Mayına çarpmıştık. Gemimiz batıyordu. Artık hiç bir şey yapamazdık. Yüzerek kurtulmaktan başka çare yoktu. Sahil yakındı. Bacağımdan yaralanmış olduğumu ve müthiş bir ıstırap vermeye başladığını hissetmeye başlamıştım. Buna rağmen sahile yüzmeye çalıştım. Her an düşman kurşunuyla suyun dibini boylayabilir, yaşama ve vatanıma kavuşma ümidimi yitirebilirdim.  Karaya ayak basmak üzereyken pantolonum kan revan içinde kalmıştı. Nerdeyse kan paçalarımdan akıyordu. Gittikçe kendimi güçsüz hissediyordum. Fakat direniyordum.

         Bir anda elli metre ötede tüfeğine süngü takmış bir Türk askerinin bana doğru koşarak gelmekte olduğunu gördüm. Sudan yüzüp kurtulmuştum. Fakat bu süngüden asla kurtuluş olmayacağını biliyordum. Biraz sonra göğsüme saplanacak süngünün sırtımdan çıkacağını beni ansızın yere sereceğinden adım gibi emindim. Bu akıbeti peşinen kabullenmiştim. Gözlerimi yumdum. Akıbetimi beklemeye başladım.  Bir anda yaşadığım yerler, sevdiğim insanlar yıldırım hızıyla gözlerimin önünden geçti gitti. Az sonra Türk askeri yanıma geldi. Diz çöktü. Galiba beni karnımdan süngüleyecek, diye düşündüm. Hiç sesimi çıkarmadım. Elindeki süngüsünü geriye doğru çekti…

         Aman tanrım! Gözlerime inanamıyordum. Türk askeri silahını bırakmış sırtındaki çantadan sargı bezini çıkarıp yaramı sarmaya başlamıştı. Kaputunu çıkardı sırtıma sardı. Tir tir titriyordum.  Bir anda ısındığımı hissettim. Dost bir el beni kucaklamıştı. Bu nasıl düşmandı? Biz kimleri, niçin öldürmeye gelmiştik? Bizi nasıl kandırmışlardı?

Bir insanlık abidesi gibi beni omuza yasladı. Yarı yükümü taşıyordu. Sıcaklığı ile ıslak vücudum ısındı. Mermi yağmuru arasında yavaş yavaş geriye doğru yürüyorduk.

Bir türlü aklım ermiyordu. Bu nasıl işti? İnsan düşmanına yardım eder miydi? Hem de kendi boğazlamaya gelen düşmanı? Hem de cephede göğüs göğse çarpışırken… Hayır, bu olacak şey değildi…

Nihayet Türk siperlerine geldik. Sıcak bir çay ikram ettiler.  Hepsi beni misafir gibi karşıladı… Kendimi evimde gibi hissettim.”

         İşte Çanakkale Zaferini kazanan milletin fazileti.

         Bu yazıyı birkaç gün önce yazacaktım. İki gün önce Çanakkale zaferinin 100. yılını kutladık. Şehitlerimize milyonlarca dua gönderdik. Onların ruhaniyetini bir kez daha gönüllerimizde yaşattık.

         Evet, şimdi iddia ediyorum. Çanakkale geçilir… Bunda kimsenin şüphesi olmasın. Fakat ne zaman? Asıl bu sorunun cevabı açıklamak icap eder.  Bir memleketin meclisinde bedduacıların çoğunlukta, iş yapanların, proje yapanların ve milletine aş bulmak için uğraşanların azınlıkta olduğu zaman…

Mekteplerinde imanın, ahlakın, faziletin ruhu kaybolunca… 

Milli birlik ve beraberli dağılınca...

Herkes keseri kendisi için yontunca…

“Ben herkesten üstünüm!”, “Dediğim dedik, ağzımdaki dilli düdük”, “Kazanırsam kazanırım, kazanmazsam ülkeyi kargaşaya sürüklerim” diyen siyasilere rağbet edildiğinde…

Her şeyden öncesi, Kuran’dan vazgeçilip, bidatle, tefrikayla hayatı yönlendirmeye çalışılınca...

Allah korusun! Allah bu milleti böyle bir felakete duçar olmaktan, Kuran hakkı için, Resulullah hakkı için korusun!

 

                                      Mehmet Emin ULU