Yayla Sohbeti

Sayılı yayla günlerimi tamamladığımda akşamları mum ışığında yazdığım notları yeni baştan okumak ve o anın yazısı olarak kaleme almak için hazırlık yapıyorum.

            Obalar, yaylaklar, büyük ve küçükbaş hayvanlar, çobanlar, çocuklar ve evine konuk olduğumuz gönül dostlarımız.

            Köpekler havlardı akşamdan sabaha, seslerini her duyuşumda içime tatlı bir huzur akardı. Rahatlardım. Gelen var, giden var, hırsızlar var, yabani hayvanlar, olumlu ve olumsuz aklıma korku ve telaş gibi düşünceler gelmezdi. Rutin görevleri gibi algılar, değişik seslerden ne kadar çoklar diye düşünür, ses tonlarını ve ritimlerini geceyi süsleyen renklerden biri olarak alırdım.

Çocuklar koşardı etrafta, kuzularla oyun için. Ayaz vurgunu, doğal beslenen çocuklar hayvanlardan üretilen gıdaların verdiği güneş yanmışlığında görevlerini yaparlar ve hayır demeyi bilmezlerdi.

            Kırmızı yanaklılar. Yayladan gökyüzüne, güneşe ve bulutlara ulaşan nefeslerin rüzgâra teslim olduğu serin akşamlarda söz sohbetine çay eklerdi.

            Mısır çorbasını pişiren aşcımız tarhanayı suya bırakırdı çözülsün diye, bir sonraki çoban yemeğinin hazırlığını iki, üç gün önceden yapardı.

            Her güneş, Ay ve yıldız aklı estiğinde obaya inemez. Yayla kültürünün mevsim ve hava takıntısı yoktur. Herkes, her olumsuzluğa hazırlıklıdır.

            Bir akşam güneşin batışını izlemek için obanın karşısındaki dağın tepesine çıkardı çocuklar. At bin, eşşeğe bin diye ısrar ettiler.

            Israrlar boşuna, yürüdüm. Zevkle, kimseden geri kalmadım. Güneş dağlara tepeden bakıyor. Dağ dağa ekli, ne tarafa baksan karşı dağın zirvesine selam veriyoruz. Tepeler peşpeşe birbirini kovalıyor ya da tamamlıyor gibi. Güneşin bütün tepelere selam verişini, dağların ardına yürüyüşünü nasıl tamamladığını izliyorum.

            Rüzgâra aldırmadan, terime takılmadan, yaşımızı aklımıza getirmeden obaya kadar yürüdüm.

            Sen misin terine, ayazına, taşına, dikine, yamacına, rüzgârına aldırmayan, gece sabaha kadar soğuk su ıslatıp alnıma koydu çocuklar. Ateşin beni terk ettiğine inanmadan yatmadılar.

            Bir ara köpekler sustu. Çanlar, öksürükler, hayvan sesleri uzaklaşıyor, belli ki çobanlar sürüleri obadan yaylağa götürüyor.

            Sonra horozlar başladı… Ama ben birkaç ötüşten sonra öylesine uykuya dalmışım ki tavuklar yumurta zamanlarını tamamlamışlar. Alper’in “amcama yumurta getirdim” sesiyle uyanıyorum.

            Pencereden dışarı baktığımda gökyüzü bulutlardan yüzde yüz temizlenmiş. Masmavi gökyüzü, yemyeşil doğa ile bütünleşip olması gerekli yerde kendi seyrinde ilerliyor. İkindi olmak üzere. Vakit tamamlanmadan kalkmalıyım. Dua vakti geçmemeli.

            “Önce çorba…” Olmaz, “önce çorba” diyor evin hanımı. Alper, “Ama babaanne yumurtalar” diye ısrar ediyor.

            Odun ateşinde pişmiş mısır çorbası ve sahanda yumurta. Yanında çay mı ayran mı? Çay diyorum. Alper isteyerek ve benimle olmakla mutlu bir tavırla sofraya birlikte oturuyoruz.

            “Amca biraz daha kalsak bende hasta olacaktım. Rüzgâr amma da esip durdu akşam. Senin geleceğini anlamış demek.”

            Gülümsüyorum. Olsun der gibi. Atlattık der gibi.

            Sayılı günler tamamlanırken yaylada bir haftanın beni dinlendirdiğini hissediyorum.

            Bir hafta televizyon yok, radyo yok, gazete yok, sadece 25-30 hanelik bir yayla obasında günlük hayat.

            Yirmi metre yukarıdaki kara tepeye çıkınca tüm oba canlı yayında izleniyor. Gündüzleri ve akşamların farklı iş yoğunluğu değişik mutlukları tartmamı sağlıyor. Ağustos ayının ortalarında yaylanın hasat zamanı. Çocuklar oba ile çobanlar arasında iletişimi sağlıyor. Kadınlar, süt, yoğurt, peynir, çökelik, yün ve günlük yemeklerle meşgüller.

            Erkekler ise hayvanların gündelik işlerini takip ediyorlar. Akşamları sobalar yandığı için eşeklerle odun da taşıyorlar.

            Bir gün bizim için Ala dağ’dan kar getirdi çocuklar. Boncuk boncuk kar ikram ettiler. Kaşıklarla yedik.

            Her günün güzelliğinden birer parça alıp ayrılırken bir sonraki yıl da benim misafirim ol diyen dostların samimi tekliflerini heybemize alıp otomobili çalıştırıyorum.

            Alper, Elif, Fadime, Oğuzhan, Zeliha, Halil ve Ahmet yayla çıkışına kadar otomobilin ardında koşuyorlar.

            Sonra tek sıra halinde güle güle derken elleri havada ısınıyor.

            Kelkit yürekli dağlarım, yamaçlarındaki yaylaların güler yüzünü hiç unuturmuyum.

            Yıllarca görev yaptığım ve onlarca defa geçtiğim yolların doğa ile bütünleştiği güzelliklerin temiz havayı beslediğini bilerek şehre doğru yol alıyorum.

 

            Güneş odaklı, orman manzaralı

            Şiir, köy türkülerinden ayıklı

            Şehir dağların güney yamacında

            Kelkit üstünde köprü üç ayaklı.

 

           

           

                                         25 Ocak 2015/Ankara