KİBİR

 “Kendine gel, ey adam! Olamazsın sen büyük! Âlemler ‘O’na muhtaç, bir Allah’tır en büyük!”

Bahar’ın yaza koştuğu şu günlerde, ülkenin dört tarafı kıpır kıpır. Hem tabiatın nazeninliği, hem de hayata yeni göz açan çocukların sevecenliği içimizi ılıtıyor. Hayata yeni bir bakış, yeni bir anlayışla sarılmak için bin bir çaba sarf ediyoruz. Mademki hayattayız, öyleyse hayatın bir parçası olarak, zaman ırmağını meydana getiren damlacıklardan birinin bir nebze olsun vazifesini yapabiliyorsak ne mutlu. 

            Bu vazifeyi yaparken de “Mutlak Hâkim”i unutmadan, O’nun kudretine teslim olmanın, O’nun adaletine, merhametine sığınmanın bahtiyarlığını yaşamak da ayrı bir güzellik değil mi?

            Kurdun, kuşun, ağında örümceğin, beşiğinde bebeğin rızkını hiç eksiz veren El-Mecîd’e teslim olmanın hazzından daha güzel ne olabilir?

Allah (C.C.) bu güzel ismi: “Şânı yüce ve kadri büyük olan.” Şeklinde açıklanabilir. Yücelik ve şan denince, hiç şüphesiz en yüce olan Allahü Teâlâ akla gelir. O’na ne güç yeter, ne el uzanabilir, ne akıllar O’nun büyüklüğünü kemaliyle anlayabilir. 

            Yer O’nun, gök O’nundur.

            Ve bu ikisi arasındaki her şey yine O’nundur.

            Göklerde ve yerlerde en yüce şan, kudret ve kuvvet elbette O’nundur.

            En kuvvetli ordular, en tesirli silahlar, atomlar ve füzeler O’nu asla mağlûb edemez.

            O’nunla cenge tutuşanların hallerini anlatan tarihte ibretli nice sahifeler vardır.

            “Tanrı benim. Bana kimsenin gücü yetmez!”diyerek,  kibir ve gurur debdebesiyle halka zulüm eden Firavun’un bir küçük sinekle nasıl geberip gittiğini bilmeyen kim vardır?

Neden buralara girdin Hocam? Diyenler olacaktır.

            Neden girmeyeyim? Şu günlerde kimlerin kimlerle gezdiği, kimlerin ileriye dönük hesapları olduğu belli değil mi? At izi it izine karıştı. Daha önce kibirlerinden, gururlarından yanına yanaştırmayanların bir kısmı, el etek öpmekle meşguller. Ulufe dağıtır gibi bol keseden dağıtıp duruyorlar.

            Kimin malını kime dağıtıyorsunuz?

            Hangi hakla?

            Bu hakkı size kim verdi?

            Milletin vermediği hakkı siz kendi kendinize nasıl kullanırsınız?

            Bunun söylemi de, eylemi kendini beğenmişlikten ileri gelmiyor mu?

            “Ben doğruyum!”, “Ben haklıyım!”, Ben yaparım!”, “Ben ederim!”… Ben… Ben… Ben…

Bendeniz “köleniz” nerede kaldı?

            Osmanlıyı unuttuğunuz gibi nezaketi de, terbiyeyi de unuttunuz…

Baksanıza peşinize takılan gençlerin kulaklarında küpe eksik olmadığı gibi artık burunlarına da hızma takmaya başladılar…

            Bu kuş beyinliler bilmezler ki, atalarımızın çok süslenip püslenip kadına benzeyen evlatlarına: ”Evladım o kadar takıp takıştırmışsın ki, annene bir şey bırakmamışsın!” dediklerini dahi bilmezler…

Ne dememeli? Kibir de, gurur da cehaletin beleyip beslediği bir hastalıktır.

            Boşuna dememişler ”Çok böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var”, “Yavaş yürü,

Yumuşak bas. Yeri incitemezsin, taşı eritemezsin…”

            İnsanın makbulü, yüceldikçe cüceleşmesini bilendir.

            Mütevazılık, meziyet; kibir eziyettir.

 

Mehmet Emin ULU